Onlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Onlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih: Aralık 05, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Haydi kalk! Kalbine yürüyelim. (Kitap) İki İhtiyar -2


İlk bölüm için tık.

Tuvaletten çıkıp yanlarına geri döndüm. İçimden “umarım konuştuğumuz konuyu unutmuşlardır” diye düşündüm.

Bu sefer Asım Bey sordu.

"Çocukça şeyler yazdım derken neyi kastettin?” 

"Komik, saçma sapan şeyler işte." dedim.

"Bazı insanların komik saçma sapan şeylere de ihtiyaçları olabilir." dedi Reşat Bey.

"Doğrusu yazacak ilgi çekici, güzel şeyler bulamadım.” dedim ama bu yanıt beni de tatmin etmemişti. “Dürüstçe söylemek gerekirse aklıma hiç bir şey gelmedi." diyerek yüzlerine baktım.

Asım Bey gülümseyerek,

“Biliyor musun?” diye söze başladı. "Araştırmalar insan beyninin 10 saniyede yaklaşık 15 tane, bir günde ise 120.000 civarında düşünce ürettiğini söylüyor. Yani en son karşılaşmamızdan bu yana bir yıl geçtiğini düşünürsek, toplamda 44 milyon düşünce üretmiş olmalısın. Yine araştırmacılar insanların büyük bir çoğunluğunun yeni düşünceler üretmek yerine yüzde 90 eski düşüncelerini yeniden düşündüklerini söylüyorlar. Sana iyilik yaparak seni de bu kategoride değerlendiriyorum. Yani bir yıl içindeki düşüncelerinin yüzde 90' ının eski düşünce olduğunu kabul edeceğim. Geriye 4,4 milyon düşünce kalıyor. Bu kadar düşünce içerisinden yazacak bir şey bulamadın mı yani?”


Söylediği şeyleri tam olarak takip edemeden dinledim.

"Vay be böyle düşünmemiştim hiç, 44 milyon düşünce. Ne kadarı eski düşüncelerimizden oluşuyor demiştiniz?"

"Yüzde doksanı yani 42 milyon civarında."

“47 milyon düşüncenin 29 milyonu daha önce düşündüğümüz eski düşüncelerimiz.” diye tekrarladım.

"Evet. Zaten, işin kötü tarafı da bu değil mi? Dünyanın en gelişmiş bilgisayarına yaptığımız şeye bak. Tabii ki istediğimiz her şeyi düşünmekte özgürüz ancak 44 milyon düşüncemizin yaklaşık 39 milyonu eski yaptıklarımızı düşünmekle geçiyoruz. Ne kadar kötü değil mi? Ne kadar kısır.” 

Başımı sallayıp,

“Çok ilginç.” dedim. Asım Bey devam etti.

“Sonuç olarak gelelim sana. Bu kadar düşünce ürettin ve yazacak bir şey bulamadın öyle mi?”

Konu yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyordu.

Ama ben o an Asım Bey' in söylediklerini dinlemiyordum. Bu kadar çok düşünce ürettiğimiz bilgisini kafamda harmanlamaya çalışıyordum. Dün yaptıklarım aklıma geldi. Acaba neler düşünmüştüm bütün gün_ Hangileri geçmişimle ilgiliydi? Yeni olarak hangi düşünceler aklımdan geçmişti? Peki, şu anda neyi düşünüyordum? Aman allahım şu anda bile dün ne yaptığımı düşünerek yine geçmiş düşünceleri düşünüyordum.

Asım Bey' in sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. 

"Evlat bazı sözleri sürekli duyarız ancak özünü bir türlü anlayamayız. Bütün bilgeler, düşünürler yıllarca anda kalın, anı yaşayın derler ya işte bu yüzden derler. An' da kalan insanın düşüncesi eski düşünceleri barındırmaz. An’da olduğun zaman eskiye yer yoktur. Anı yaşamayan insan ise ne düşündüğünü bile bilemez. Çoğu zamanda geçmiş günlerinin muhasebesini yaparak yaşar gider."

Yeniden düşüncelerime gömüldüm. Uzun bir sessizlikten sonra Reşat Bey konuşmaya başladı. Bu iki insan davranışlarıyla ve tavırlarıyla o kadar birbirlerine benziyorlardı ki, sanki karşımda tek bir insan var gibiydi.

"Geçen yıl sana söylediğimiz sihirli sözcükleri hatırlıyor musun?"

"Bence hepsi sihirliydi. Ama üzerinde düşündüğüm ve çalıştığım en önemlisi kendimi sevmekle ilgili olandı." dedim.

"Evet ondan bahsediyorum. Eğer bu geçen bir yıl içerisinde kendini yeterince sevmeyi başarabilseydin, o kitabın sayfalarını doldurabilirdin. Daha da ötesi keman çalmayı öğrenebilirdin, bir spor branşında madalya kazanabilirdin, şair olabilirdin,  zengin olabilirdin ve daha saymadığım bir çok şeyi yapabilirdin."

"Yok artık daha neler..." dedim ve devam ettim. “Yani insanın sadece kendisini sevmesi bütün bunların hepsini mümkün kılar öyle mi?”

"Evet daha saymadıklarımın hepsini yapabilirdin." diye tekrarladı ve devam etti. "İnsanın kendisine yaptığı en büyük eziyet, kendisinden uzak durmasıdır. Kendisini değersiz bulmasıdır. Kendisine karşı acımasız olmasıdır. Ama bunu bilmeden ve istemeden yaparız. Çünkü genel olarak küçüklükten başlayarak böyle olmamız öğretilmiştir bize. "

“Bu konuda size çok katılmıyorum. Çünkü ben kendisiyle barışık, tam anlamıyla kendisini seven bir insanım.” dedim.

“İspatla.” 

“Bunun ispatı olmaz ki. İnsan kendisini sevdiğini nasıl ispatlar. Kendimi seviyorum işte bak söylüyorum.” dedim alaycı bir tavırla.

Çok sinirlenmiştim. Yüksek sesle meydan okudum.

"Bence bunların hepsi saçma hatta palavra. Sevgi ve sahip olmak üzerine yüzlerce kitap okudum. Yok kendimi seversem gerçek mutluğu bulurmuşum, yok istediğim her şeye sahip olabilirmişim, yok kendimi bilirsem hayal ettiğim her şeye kavuşurmuşum, yok sadece istemem yeterliymiş filan falan. Bunların bir çoğunun hikaye olduğuna inanıyorum artık." dedim.

Asım Bey elini omzuma koyarak ilk kez bana adımla seslendi.

"Önder." 

Biraz duraksadıktan sonra  "Son zamanlarda bu tür olumsuz düşünceleri fazlaca düşündüğünü biliyoruz.” dedi ve devam etti “Eskilerin meşhur bir sözü vardır, 'Ellerimizi kaldırır tanrıya dua ederiz, tam tanrı cevap verecekken kalkıp gideriz.' Senin kalkıp gitmeni istemiyoruz."

Son söylediği söz kulağımda yankılanarak defalarca zihnimin içinde dolaştı. "..gitmeni istemiyoruz. ...gitmeni istemiyoruz. ...gitmeni istemiyoruz." 

Bu düşüncelerle boğuşurken ikisi de masadan kalkıp gitti.


Önder Güngör / 14 Ekim 2016


Tamamını oku
Tarih: Aralık 03, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Haydi kalk! Kalbine yürüyelim. (Kitap) İki İhtiyar -1

 I.         İki İhtiyar

Gözlerimi yoldan ayırarak hızlıca navigasyona baktım. Yaklaşık birkaç kilometre sonra benzin istasyonuna varacaktım. Üç saat hiç durmadan araba kullanmıştım. Yol daha önceki seyahatlerime göre oldukça sakindi ve böyle durumlarda dikkatimi daha zor topluyordum. Herhangi bir ihtiyacım olmamasına rağmen mola vermenin iyi olacağını düşündüm. Direksiyondaki kontrol düğmesine basarak müziğin sesini yükselttim. Ezginin Günlüğü çalıyordu. "Eksik bir şey mi var?"

"Öyle bir şey ki bu, kolay anlatamam
Atsan atılmaz, satsan satamam
Eksik bir şey mi var, anlayamam
Bak çayım sigaram, her şeyim tamam."

Ekim ayındaydık ve yazdan kalma sıcak bir hava vardı. Az önce radyodan hava sıcaklığının önümüzdeki bir hafta boyunca da mevsim normallerinin üzerinde olacağı söylendi. Böylesi güzel bir haberin ardından, bir de radyoda çalan bu şarkı keyfimi iyice arttırmıştı.

“Kalksam duraktan dolmuş gibi
Arka koltukta unutulmuş gibi
Terliklerimle, gelsem sana
Sonunda aşkı bulmuş gibi.”


Arabanın camını açtım. Yüzüme vuran rüzgarı derin bir nefesle içime çektim. Sinyal vererek benzin istasyonuna girdim. Uzun yolculuklarımda mola yerleri konusunda hep şanslı olmuşumdur. İlk bakışta burası da güzel bir yere benziyordu. Restoran yazan binanın önüne doğru sürdüm. Binanın hemen yan tarafında, salkım söğüt ve kavak ağaçlarının altında kamelyaların olduğu, yerin çimlerle kaplandığı küçük bir bahçenin önüne park ettim. Kapıyı açtım ama inmek için acele etmedim. Yan koltukta bulunan, yola çıkmadan önce yazıcıdan çıktısını aldığım nota baktım. Mezunlar toplantısının yazılı olduğu kağıtta, Selçuk' taki bir otelin fotoğrafları, adresi ve konaklama bilgileri vardı. İki gece bu otelde kalacaktım. Hiç kimseye haber vermemiştim. Tıp Fakültesi’ nden mezun olalı yirmi yıl olmuştu. Daha önce bu toplantılardan defalarca yapılmasına rağmen hiç birine katılmamıştım. Bu yılda katılmayı düşünmüyordum ama mail adresime gelen ısrarlı davetler aklımı çelmişti. Yıllarca bu tür toplantılara karşı olmama rağmen bu yıl bir şey beni dürtmüş “Haydi kalk git demişti” ve şimdi de yollardaydım. Toplantıda iki gün kaldıktan sonra arabayla bir Ege turu yapar, üç dört gün de böyle oyalanır, sonrada işimin başına geri dönerim diye kafamdan plan yapmıştım. Az önce duyduğum hava durumu haberinden sonra bu planımı uygulama konusunda daha da kararlıydım. Ama bana belli olmazdı, planlı işlere pek gelemezdim.

Nasıl bir alışkanlıksa, her zaman yaptığım gibi, arabayı görebileceğim bir masaya oturdum. Garson çocuğa parmağımla işaret yapıp, çay getirmesini istedim. Elimdeki notları masanın üstüne koyup uçmasınlar diye üstüne kül tablasını koydum.  Etrafa bakındım, sadece birkaç masada oturan insanlar vardı ve onlarda ellerinde gazete, çaylarını yudumluyorlardı. İki sandalye çekip birine kolumu yasladım, diğerine ise ayaklarımı uzattım.

Masanın hemen kenarındaki, neredeyse yere düşmekte olan gazeteyi aldım. Gazetenin seyahat eki olan sayfanın manşetinde “Kaz Dağlarında Yerleşilecek Köy” yazıyordu. Başlığın hemen altında daha küçük harflerle “Yeşilyurt Köyü doğanın içinde sizleri bekliyor. Şehir hayatından mı sıkıldınız? İşte size göre bir yer.” yazıyordu. Bu tür yazı yazan salaklar bir bitmedi gitti gazetelerden. Köye yerleşecek olsam sakin bir köye yerleşirdim. Turistik köye yerleşecek olsam şehirde kalırdım.

Arkamdan gelen ani sesle başımı kaldırdım. Aynı anda bir el omzuma dokunmuştu.

-“Biz de oturabilir miyiz?”

Şaşkınlıktan hiçbir şey diyemeden bakakaldım. Ne işleri vardı burada! En son bir yıl önce görmüştüm bu iki ihtiyarı. Asım Bey ve Reşat Bey. Uzun süredir onları görmeyince aklıma kötü şeyler bile gelmişti. Sıcak bir sarılmadan sonra yanıma oturdular. Tabii ki burada ne aradıklarını sormadım. Daha önceki karşılaşmalarımızdan tecrübeliydim. Onlara bu tür sorular soramazdım, çünkü tatmin edici bir cevap vermeyeceklerini biliyordum.

Asım Bey,

-“Hayırdır evlat nereye gidiyorsun böyle?” diye sordu.

-“Bir toplantı için Selçuk’ a gidiyorum. Ya siz?” diye sordum.

-“Biz de bir toplantı için gidiyor sayılırız.” dedi.

Hal hatır sorduktan sonra, Reşat Bey,

-“Kitabı ne yaptın?” diye sordu.

Bildiğim halde hile yaptım." Hangi kitabı?" diye sordum.

-"Sana geçen yıl verdiğimiz kitabı sorduğumu biliyorsun. Sayfalarını doldurabildin mi?" diye ısrarla sormaya devam etti Reşat Bey. Kitap dedikleri aslında boş bir defterdi, sadece dış kabı kitap şeklinde kaplanmıştı.

-"Hayır. Aslında çok uğraştım, birçok şey yazmayı denedim ama hepsi çocukça şeylerdi ve ben de vazgeçtim." diyerek konuşmalarına fırsat vermeden, “Hemen tuvalete girip geliyorum.” diyerek masadan kalktım.

İki ihtiyar arkamdan bakarken acelem varmış gibi hızlıca benzin istasyonun tuvaletine girdim.

Hangi kitaptan bahsettiklerini dün gibi hatırlıyordum. Tam bir yıl önceydi. O gün Asım Bey ve Reşat Bey'i Tunalı Hilmi Caddesi’ nde yürürken görmüştüm. Bugün olduğu gibi genelde hep aniden ortaya çıkarlar, benimle birçok konuda sohbet eder, öğüt verirler ve sonra yine aynı şekilde ortadan kaybolurlardı. Sanki faklı bir boyuttan gelip, yine o boyuta geri dönüyorlardı. Ama o gün ilk kez onlar benim karşıma çıkmadan ben onları görmüştüm. İkisi birlikte bir restorandan çıkmışlardı. Kuğulu Park yönüne doğru kaldırımdan yavaşça yürüyorlardı. Gizlice arkalarından takip etmiştim. Amacım aralarında neler konuştuklarını duymaktı. Acaba yalnız başlarınayken hangi konuları konuşuyorlar diye merak etmiştim. Neredeyse ortalarından geçecektim ama halen daha onları duyamıyordum. Dudakları oynuyor ama ağızlarından çıkan hiç bir sözcük duyulmuyordu. Asım Bey elinde küçük bir evrak çantası taşıyordu. Reşat Bey'de Asım Bey'in koluna girmiş ağır adımlarla yürüyorlardı. Kuğulu Parkın yanından ilerleyip, karşıya, Polonya Büyükelçiliğinin olduğu kaldırıma geçtiler. Oradan hızlı adımlarla Karum'un karşısından İran Caddesi boyunca yokuş yukarı tırmandılar. Seğmenler Parkı' na varır varmaz içeri girdiler. İki ihtiyar için sıkı bir yürüyüştü. Parkın içinde bulunan havuzun yanında ağaçların altındaki uzun oturaklara oturdular. Uzaktaki bir ağacın arkasında durup uzun bir süre onları izledim. Bir süre sonra Reşat Bey yerinden kalkıp, parkın üst kesimlerine doğru merdivenden çıkarak ağaçlık yol boyunca ilerleyerek, genç bir adam gibi dik ve zinde adımlarla gözden kayboldu. Ağacın altına dönüp baktığımda ise Asım Bey'de gitmişti. O sırada oturdukları yerdeki çanta dikkatimi çekti. Asım Bey' in elinde taşıdığı evrak çantasıydı bu. Hızlıca koşup, çantayı aldım. Etrafa bakındım ikisi de çoktan yok olmuş gitmişti. Çantanın üstüne kağıttan bir not iliştirilmişti. "Senin için bıraktık." yazıyordu. İçini açıp baktım, bir kitap vardı. Üstünde "Haydi kalk! Kalbine gidelim." yazıyordu. Kitabın sayfalarını çevirdim. Hepsi boştu. İkinci bir kez tüm sayfaları çevirdim. Sadece ilk sayfada el yazısıyla yazılmış bir yazı dışında başka hiç bir şey yazmıyordu. "Haydi yazmaya başla."




Önder Güngör / 13 Ekim 2016

Tamamını oku
Tarih: Kasım 30, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Okuyucu aranıyor.


Genç kız, Bahçelievler 49.sokakta, sadece üç masası olan küçük bir kafede oturmuş kahve içiyordu. Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri Fakültesinde ikinci sınıf öğrencisiydi. Eğer bir hafta içerisinde kaldığı yurdun aidatını ödeyemezse yurttan çıkmak zorunda kalacaktı. Bir de arkadaşlarından aldığı borçları vardı. Büyük bir iç sıkıntısıyla elindeki telefondan instagram, tiktok, youtube ne varsa her birinden rastgele hikayeler izliyordu. Aslında izlemiyor sadece gözlerini yoruyordu. Parmağıyla ekranı kaydırmaktan başka bir iş yapmıyordu. Oflayararak elindeki telefonu masanın üzerine fırlattı ayağa kalkıp dükkanı üç adımda bitirip, geri dönüp tekrar üç adım atıp, yeniden geri döndü. İçi gibi dükkan da dardı. Hipodrom olsa sığmazdı oraya. Her yaptığı hareket sanki sıkıntısını daha çok arttırıyordu. Hızla kapıyı açıp dışarı çıkacakken, montunu, telefonunu ve hesabı ödemeyi unuttuğunu hatırlayıp, kapıyı kapattı. Montunu giymek için arkaya savurduğu anda duvara yaslanmış halde duran ferforjeden yapılmış gazeteliği devirdiğini gördü. Eğilip yere dağılmış olan gazete ve dergileri toplamaya çalıştı. Hepsini masasının üzerine koyup, ferforje kitaplığı düzelttikten sonra montunu çıkarıp masaya yeniden oturdu. 

Ağlamak üzereydi. Eline aldığı telefonu tekrar masaya bırakıp, dergileri oturduğu yerden rafa yerleştirmeye başladı. Son dergiyi de yerine koyacakken ön yüzünü çevirip adını okudu. "Yaşlılık" Gözlerini kısıp yazıyı yeniden okuduktan sonra içinden kadın dergisi, çocuk dergisi tamam da "Yaşlılık" ne ya diye geçirdi. İlk kez böyle bir dergi görmüştü. Sayfalarını hızlıca karıştırdı. 

Sayfanın birinde bir başlık vardı ilgisini çeken "Daha az zamanım olsa onu çoğaltmak için ne yapardım?" yazıyordu. Başlığın altında eğik bir yazı vardı. 

"Yaşlılık, hayatın sonbaharıdır; ama aynı zamanda meyvelerin toplandığı mevsimdir." Cicero. 

Yazıyı hızla okumaya başladı. Bir solukta bitirdi. Beğenmişti yazılanları. 

Var olan bir şeyin nasıl çoğaltılacağını yazıyordu. (Bir sonraki yazımda bu sırrı da yazacağım.)

 Baştan tekrar okudu. Yazının en altında çerçeve içine alınmış küçük bir yazı daha dikkatini çekti.

  "Okuyucu aranıyor. 23.Cadde 49/1" yazıyordu. 

Bu ne ki diye geçirdi içinden. İlan mıydı acaba? Diğer sayfalardaki yazılara baktı. Onların altında böyle bir not yoktu. Okuduğu yazıyı buldu. Başlığın altında yazarın adı vardı. "Mübeccel-İlhami" İlginç deyip dergiyi masanın üzerine bıraktı. Biraz telefonuyla oyalandıktan sonra, dergiyi yeniden eline alıp, az önce okuduğu yazıyı birkaç kez daha okudu. Derginin ilk sayfasında ve son sayfasında iletişim bilgilerini aradı. Ne bir telefon ne bir adres ne de bir isim vardı. Editorü olmayan, Genel Yayın Yönetmeni olmayan, adresi olmayan, telefonu olmayan dergi mi olur diye sinirlendi. Ne derginin kapağında, ne de içerideki yazıların hiç birinde tarih bile yoktu.

Telefonundan 23. caddeye baktı. Şaşkınlıkla oturduğu kafeye çok yakın olduğunu gördü. Her ihtimale karşı adresin fotoğrafını çekip, kasanın yanındaki masada oturan kıza, "Ben beş dakika içinde geleceğim. Eşyalarım burada kalsa olur mu?" deyip onayı aldıktan sonra yola koyuldu. Biraz yürüdükten sonra sola dönüp ilk apartmanın numarasına baktı. 45 numara. Doğru yoldayım deyip devam etti.  Bahçelievler' de henüz dönüşüme girmemiş sarı renkli iki katlı apartmanın önünde duruyordu. Bunun gibi küçük eski apartmanların önünden geçerken durup bakar, sonra da dönüşüm garabetiyle eskilerinin yıkılıp, hemen bu binaların yanında estetik bozuntusu yeni apartmanlara bakıp , aklından hep bu eski binalarda oturanlara imrenerek yoluna devam ederdi. Şimdi o sevdiği eski apartmanların birinin önündeydi. 

Apartmanın yan tarafındaki girişinde girdi. Ağır bordo renkli demir kapısını eliyle iteledi. Kapı açıktı. Emin olmak için telefonundaki fotoğrafa baktı. 1 no' lu dair hemen karşısında duruyordu. Biraz tereddüt ettikten sonra kapının zilini çaldı. İçeriden bir ses geldi. "Kim o?" O ana kadar bu kapının zilini çaldıktan sonra ne yapacağına dair herhangi bir düşüncesi yoktu. Gelen sese nasıl yanıt vereceğini bilmiyordu. Adını mı söyleseydi acaba? Ama nereden bileceklerdi ki onu?. Kısık bir sesle "Okuyucu" diyebildi. 

Kapının önce üst mandalı sonra da kilidi açıldı. Kapı yavaş yavaş aralandı. Karşısında aynı takım pijamayı giymiş ihtiyar karı koca vardı. Dimdik duruyorlardı. Kız kendisini davet eden konuta uyarak içeriye girdi ve salonda hemen pencerenin yanındaki koltuğa oturdu.

İhtiyar kadın elindeki kağıdı kıza uzattı.

1. Sabah saat 08.30 da burada olmanı istiyoruz.

2. Bize kitaplığımızdaki kitaplardan okumanı istiyoruz.

3. Kahvaltını bizimle birlikte yapabilirsin.

5. Buradaki görevin bu. Sadece kitap okumak. Çünkü bunlar senin için gerekli.

6. Bu işi fakülteyi bitirene kadar yapabilirsin. Karşılığında yurt kiranı ödeyeceğiz. Borçlarını da..

Son maddeyi okuduktan sonra kız şaşkınlıkla ve korkuyla başını kaldırıp,

"Siz kimsiniz?" diye sordu. Heyecandan ayağa kalkmıştı.

İlhami Bey kısık bir sesle, "Biz, Asım Bey ve Reşat Bey' in arkadaşlarıyız." dedi.

"Onlar da kim?" dedi kız. Bunlar ne saçmalıyordu?

Bu sefer Mübeccel Hanım konuştu.

"Aramıza hoş geldin. Bu senin gerçek anlamda ilk  günün." dedi ve "İyi okumalar." deyip, kıza kapıyı gösterdi. "Yarın sabah görüşürüz." diye ekledi.

Kız kapıya doğru yürürken tereddütle,

"Gözlük kullanmıyorsunuz. Sehpanın üstünde de bir çok kitap var. Bunların tamamını okuduğunuzu da tahmin ediyorum.. Neden benden okumamı istiyorsunuz?" dedi.

Mübeccel Hanım,

"Yıllar önce bir "Okuyucumuz." vardı. Önder Güngör. O "Yazıcı" oldu. Senin de "Yazıcı" olman için önce "Okuyucu "olman gerekiyor. Bu sefer seni seçtik." dedi.


Önder Güngör / Ankara / 30 Kasım 2025


Tamamını oku
Tarih: Kasım 26, 2025 Yazar: Yorum: 2 yorum

Burak şu havaları, yalın ol!


Dün sabah işyerimde rutin işlerimle uğraşırken bir mail geldi. Blogunu okuduğum ve defalarca da yorum yazdığım bir bayan arkadaşımdan. Arkadaşım diyorum ama sadece yazdıklarımızdan birbirimizi tanıyorduk.

"Merhaba Nasılsınız? Bugün öğle arasında Tunalı'da yemeğe ne dersiniz?. Tanışmış oluruz.? Eğer müsaitseniz buluşalım?"

 "Neden olmasın?" diye yazdım.

Sonraki maillerde yer ve saat konusunda anlaştık.

Saat 12.20'de işten ayrıldım. Tunus caddesinde biraz yürüdükten sonra Tunalı'ya bağlanan ara sokaklardan birine saptım. Buluşacağımız kafenin yerini biliyordum. Çok sık gittiğim yerlerden biri değildi.

Kafedeki masaların hepsi boştu. Arkalara doğru ilerledim. Daha önce ikimizde bloglarımızda resimlerimizi defalarca yayınlamıştık o yüzden tanıma problemi olacağını hiç düşünmedik. Zaten arka masalardan birinde kendisini görünce hemen tanıdım.

Blogdaki fotoğraflarından daha genç gözüküyordu.

İlk başlarda havadan sudan konuştuk. İşlerimizden bahsettik.

Ancak her seferinde konu bloglara ve yazılarımıza geliyordu. Zaten buluşma nedenimiz, birbirimizi tanıma aracımızda belki de buydu.

Blogda niye yazıyor, ne zamandır yazıyor, neleri yazıyoruz, niye yazmayı seviyoruz, neler okuyoruz..vb.. .hep bunları konuşuyorduk.

Bir süre sonra masalar dolmaya, gürültüler artmaya başladı. 

Yan masamızda iki tane adam otuyordu. Etrafımızdaki diğer masalarda da insanlar oturuyor ve yemeklerini yiyiyorlardı. Ama biz gelenin gidenin farkında değildik sadece durmadan konuşuyorduk. Ne çok konuşacak konumuz varmış.

- "Ben genelde blog'da günlük olayları yazıyorum. Gelecekle ilgili yazmayı sevmiyorum. Hikaye vb.. şeyler yazılıyor onlarda çok hoşuma gitmiyor. Hep yaşadığım olayları yazıyorum."  dedi.

- "Benim için fark etmiyor. Yaşadığım, yaşayacağım, hikaye, güncel konular aklıma ne gelirse onu yazıyorum. Karman çorman bir şey yani." dedim.

Arada bir yine konu başka konulara kaysa da genelde bu konular üzerinde gidip geliyorduk.

Yemeğimiz bittikten sonra çay istedik.

- "Sana bir şey soracağım." dedi.

- "Tabii sor." dedim.

- "Şu senin blogda ara sıra yazdığın hikayeler var ya. Onları nasıl uyduruyorsun. Birkaç kez bende hikaye yazayım diye heveslendim ama sonradan vazgeçtim. Konuları sıkıcı buldum. Bazıları halen daha taslak halinde duruyor." dedi.

- "Bilmiyorum. Yazıyorum işte." dedim.

-"Bir şey daha soracağım ama alınmak yok." dedi.

-"Alınmam rahat ol." dedim.

- "Ne bileyim bazen hikayelerini okuyorum ama biraz uçuk geliyor. Üstelik alakasız ve anlaşılması zor oluyor. Yani karışık. Bunların hepsini uydurmak için ne kadar zaman harcıyorsun."

- "İnan çok zaman almıyor." dedim.

- "Şu baston şemsiye hikayesi biraz ilginçti. Ama daha sonra ara sıra çıkan adamlar Asım Bey'le , Reşat Bey'le gizemli hikayeler, ne bileyim böyle kendine bir gizem vermeye çalışma olayın beni biraz blogundan soğuttu doğrusunu istersen. Yok tiyatrodaki olaylar, dört tane senin kavga etmen, parkta yerde geçmişini izlemen, birden fazla yaşanan hayatlar...Bence daha gerçekçi hikayeler yazsan daha çok başarılı olursun. Ne bileyim kendine sırlarla doluymuşsun gibi hava vermeye çalışma yalın ol bence. Günlük yaşadıklarınla ilgili hikayeler yaz." dedi.

- "Haklısın. Olabilir." dedim.

- "Sana bir şey daha soracağım yaklaşsana..."

Biraz ona doğru yaklaştıktan sonra kısık bir sesle.

- "Biliyor musun yanımızdaki masadakilerin hepsi bizi dinliyor." dedi.

- "Nasıl yani?"

- "Bak sağında iki tane adam otuyor biz geldikten hemen sonra geldiler ve hiç konuşmadılar sürekli bizi dinliyorlar. Solundaki kızlar var ya onlarda çok az konuşuyorlar ve sık sık bizim masaya bakıyorlar. Hele arkadakiler birazdan üzerine düşecekler sanki." dedi.

Önce adamlara baktım. Göz göze geldik. Gülümseyerek selam verdim. Sonra kızlara baktım onlar yemeklerini yiyiyorlardı. Dönüp arka masalara baktım. Bütün masalar doluydu, hiç boş masa yoktu ve herkes bir şeylerle meşguldü.

- "Yoo bence bizi dinliyorlarmış gibi gelmedi bana." dedim.

- "Bak biraz dikkat et. Sende fark edeceksin." diye ısrar etti.

Başımı "hayır" manasında iki yana salladım.

Daha sonra yeniden blog ve yazılar hakkında konuşmaya devam ettik.

- "Kalkalım mı? Benim işe yetişmem gerek." dedi

- "Sen kalk ben bir çay daha içeyim. Çünkü başka bir arkadaşımla daha buluşacağım biraz daha vakit geçirmem gerekiyor." dedim.

Vedalaştık ve apar topar kafeyi terk edip gitti.

Yan masadaki adamlardan biri boş koltuktaki pardösüsünü kaldırıp baston şemsiyesini aldı ve kalkarak karşımdaki boşalmış olan sandalyeye oturdu.

- "Eee evlat nasılsın?"

- "İyiyim, Asım Bey siz nasılsınız?"

Kafedeki tüm masalar doluydu ve herkesi tanıyordum. Çoğuyla daha önce defalarca karşılaşmıştık.

- "Hepiniz gelmişsiniz. Hayırdır düğün mü var?"

Asım Bey gülerek,

- "Hadi gel biraz dışarıda yürüyelim. Konuşacaklarım var." dedi.

Önder Güngör / Ankara / 2009 

Tamamını oku
Tarih: Ekim 07, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Hayatımı değiştiren olaylar.




İlkokul son sınıftaydım. Başarılı bir öğrenci miydim bilmiyorum? Zaten o zamanlarda bir ilkokul öğrencisi için başarılı olmak, sınıfınızdaki kişilerle aranızdaki farkla ölçülebilirdi ancak. İlkokula ait anılarım da zaten oldukça zayıftı. Ancak başımdan geçen bir olay vardı ki hiç unutmamıştım. Ekim ayının bir cumartesi günüydü. Sabah saatleriydi. İzmir Göztepe Kız Meslek Lisesi' nin bahçesinde top oynuyorduk. Top bir an için merdivenle inilen başka bir bahçeye düştü. Her zamanki gibi hiç kimse topu almaya gitmek istemiyordu.

Herkes birbirine bakıp bekliyordu. İşte o sırada merdivenlerden benim yaşlarımda bir kız çocuğu elinde topla geldi. Topu diğer arkadaşlarımın olduğu tarafa atarak bana doğru ilerledi. "Benimle gelmen gerekiyor." dedi. Çok etkileyici, büyülü bir kızdı. Küçük yaşta bile bu fark ettiğim bir ayrıntıydı. Nedense hiç itiraz etmedim. Hemen peşine takıldım. Bir saatten fazla sokakların arasında yürüdük. Daha sonradan Göztepe'den Halil Rıfat Paşa'ya kadar yürüdüğümüzü öğrenmiştim. Eskilerin beton yol dediği bir yere gelmiştik. Kız beni başka bir okulun bahçesine götürmüştü. Okul açıktı. Üçüncü katta 207 no'lu sınıfın önüne gelmiştik. "İçeri gir başlamak üzere." dedi. Sınıfa girdim. İçeride bütün sıralar doluydu. Öğretmen "Çabuk acele et. En arkaya geç sınav yeni başladı." dedi. En arka sıraya oturdum. Önüme bir sınav kitapçığı, birde çoktan seçmeli sınavların işaretlendiği bir cevap anahtarı koymuşlardı. Ömrümde ilk kez bunları görüyordum. Öğretmen bu durumumu anlamış olacak ki, soru kitapçığını açarak bu soruyu oku cevabı da bu kağıttan kutucuklara işaretle diye anlatmıştı.

Her şeyi daha sonradan öğrenmiştim. Burası İzmir Büyük Dershane' ydi. Bu hafta sonu yapılan seviye tespit sınavıydı ve ben bu sınavda dereceye girmiştim. Ücretsiz olarak kaydettiler. Orta okulu ve liseyi en iyi derecelerle bitirdim. Üniversite sınavında yüksek bir puanla Hacettepe Tıp Fakültesine girdim.
O günkü o kız bütün hayatımın akışını değiştirmişti. Ben de diğer arkadaşlarım gibi ilkokulu bitirecek ve sonra da çırak olarak bir yerlerde çalışacakken, bir dershanenin özellikli öğrencisi olmuş, yıllarca başarılı bir okul hayatı geçirmiştim.  
Uzun yıllara bu olayı unutmuştum. Sanki hiç yaşanmamıştı.




Üniversite birinci sınıftaydım. Final sınavında  yine soru kitapçıkları önümde cevap anahtarında soruları işaretlemiştim. Sınavın bitmesine birkaç dakika kalmıştı. Denetmenlerden biri topuklu ayakkabısının çıkardığı sesle amfideki merdivenleri inerek yavaşça yanıma yaklaştı. Cevap anahtarımı eliyle kapattı. Başımı kaldırıp denetmene baktım. Kağıttan elini çekti. İki yüz soru nun tamamını işaretlemiş olmama rağmen, elini kağıdın üzerinden çektiği anda cevap kağıdı tamamen silinmişti. Bomboştu. Şaşkınlıkla denetmene baktım. O yüzü ikinci kez görüyordum. Yüz hatları hiç değişmemişti. İzmir Göztepe Kız Melek Lisesi bahçesindeki ilk gördüğüm andan hiç farkı yoktu. Sadece fiziki olarak büyümüştü. O sırada zil çaldı, sınav bitmişti. Soru kitapçığını ve cevap kağıdını alarak yanımdan uzaklaştı. O yıl sınıfta kaldım. Hayatım yine tamamen değişti.
Peki bütün bunları niye yazıyorum.?


Bu hafta sonu Mevsim'i bale kursuna götürmüştüm. Ansera' da kafe'de dersin bitmesini bekliyordum. Başım önde Tanrılar Okulu' nu okuyordum. Masama biri yaklaşıp oturdu. Başımı kaldırdığımda onu gördüm. Görür görmez tanıdım. "Yaz" dedi. "Anlamadım. Neyi yazayım?"  dedim. Tekrar "Yaz" dedi ve hızlıca kalkıp gitti.
Tamamını oku