Eskiye dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eskiye dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih: Aralık 28, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Evlerin ışıkları bir bir yanarken, Bendeki karanlığı gel de bana sor.

 1985 yılıydı. İzmir Atatürk Lisesi' nde yatılı öğrenciydim.

Aşağıda görselde işaretlediğim oda da yatakhanede kaldığım odaydı.


Gece üst ranzaya yattığımda dışarıya bakardım. Apartmanların bazı katlarında ışıklar yanardı. Bazıları karanlık. 

İlk yıl yatılı kalmaya alışamamıştım. Walkman' de Erol Evgin' in "Bir de bana sor." şarkısını tekrar tekrar dinlerdim.

Evlerin ışıkları bir bir yanarken
Bendeki karanlığı gel de bana sor

Yıllar sonra bu nereden mi aklıma geldi? Hep aklıma geliyor ki. Ne zaman başımı kaldırıp bir apartmana baksam, her zaman yatakhanede üst ranzada yatan 14 yaşındaki çocuk aklıma gelir. Ayrıca ışıkları yanan evlerde neler yaşanıyor, ışıkları yanmayan evler için de acaba ne oldu ki evleri karanlık diye düşünür dururum. 

,Bu yazıyı yazmamdaki neden, dün akşam yolda yürürken çektiğim aşağıdaki fotoğraftan mütevellit.



Evlerin ışıkları bir bir yanarkenBendeki karanlığı gel de bana sor

Önder Güngör / Ankara / 27 Aralık 2025

Tamamını oku
Tarih: Aralık 06, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Üniversite yıllarımdan gelen bir ses.... King Crimson-Epitaph

 King Crimson' un bir albümünü dinlerdim üniversite yıllarımda. In the court of the King Crimson.

Odanın ışığı kapalı halde, dışarıdan içeriye sızan sokak lambalarının ışığında, yatağımda uzanmış tavanı seyrederken, iki hoparlörlü kasetçalarımdan dinlerdim. Bittiğinde kalkar, kasedi ters çevirir, tekrar tekrar , tekrar...

Londra' da Revolution Club' da çaldıkları sırada Jimi Hendrix onları dinledikten sonra, King Crimson' un dünyanın en iyi grubu olduğunu haykırdığı söylenir. Konserden sonra Robert' a yaklaşmış ve ona "Sol elimi sık dostum kalbime daha yakın." demiş.

Grup, Hababam Sınıfı gibi, ayrılanlar , katılanlar vb.. sürekli değişimler. Aynı şekilde, eski tadında olduğunu söyleyenler var. Ancak ben bu tür gruplar konusunda gelenekçiyim. Her şey ilk tadında olduğu gibi kalsın isterim. 

Aşağıya efsane şarkılarından birini bırakıyorum. Ancak ben ilk şarkıyı bıraktım. Albüme ismini veren The Court Of King Crimson' u dinlemeden asla olmaz. Başyapıt. 


Önder Güngör / Ankara / 06 Aralık 2025
Tamamını oku
Tarih: Kasım 14, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Joan Baez - Ankara - Üstesinden geleceğiz.

Her zaman yaptığımız gibi Tinto Blanco'da çocuklara yemek yedirdim. Yemek sırasında kafedeki barkovizyonda Joan Baez ile Mercedes Sosa, Gracias A La Vida 'yı birlikte söylüyorlardı. Harika bir videoydu. Hemen alta videoyu ekledim.


Fotoğraf: Martial Trezzini/EPA/Shutterstock




Tabi bu videoyu izlerken anılar aktı gitti..1988 yılında Joan Baez' in Ankara Hipodrom'undaki konserini hatırladım. Ankara' nın ılık bir akşam üstünde yayılmıştık çimenlere. Başımızda kavak yelleri, elimizde biralar, sahnede Joan Baez..

Geçen Temmuz'da Zeynep Oral' ın bu konserle ilgili bir yazısı vardı Cumhuriyet' te.

"Ankara’da Murat Karayalçın belediye başkanı... (1989) Ankara Hipodromu’nda konseri var. Tam üniversite sınavlarının bittiği günün akşamı. 50 bin genç Hipodrom alanını doldurmuş. Finale doğru herkes ayakta! Gençler sarmaş dolaş dans ediyor. “Gracias a la Vida” şarkısını finalde beş kez tekrarlatıyorlar.. “Gençler birbirlerinden ayrılsın istemedim” diyor, bir daha söylüyor. Bir de polislere rica ediyor, “Kasklarınız çok parlıyor, acaba çıkarabilir misiniz” diye. Ve evet, evet çıkarıyorlar. Hepimiz polisleri alkışlıyoruz!"

Daha sonralarda Joan Baez' in Türkiye'ye ilk kez 1988 yılında geldiğini Refik Durbaş'ın Sabah Gazetesi'ndeki yazısından öğrendim. İlk olarak İstanbul'da konser vermiş. Bu konser öncesi Sultanahmet'i gezmiş. Ayasoyfa ve Sultanahmet Caminden etkilenmiş. İstanbul üzerine duygularını bir şiire dökmüş. Refik Durbaş'ın bu güzel yazısının geri kalanını olduğu gibi aktarıyorum. 

"Konseri vereceği gün Sultanahmet'i dolaşır. Ayasofya ile Sultanahmet camisinin kardeşliğine vurulur. Boğaz'ın güzelliği duygularını ayaklandırır ve bu heyecanına bir şiirle hayat vermek ister. İstanbul'un güzelliği karşısında duygularını söylediği şarkılarla birlikte şiiriyle de paylaşmak istemektedir. 
O yıllar "Milliyet Sanat Dergisi"ni yöneten Zeynep Oral, şiiri Türkçe'ye çevirmiştir, buna bir de "şair eli" değsin diye düşünür. 
Akşam, Lütfi Kırdar Spor ve Sergi Sarayı'nda konser başlamak üzeredir.
Sahnede Joan Baez ile Genco Erkal... Ve sürpriz: Genco Erkal şiirin Türkçe'sini, Baez de İngilizce'sini okuduktan sonra şöyle diyecektir: "Ben, İstanbul üzerine duygularımı kelimelere dökmeye çalıştım, ama duygularım Türkiye'nin iyi bir şairi elinde Türkçe'de yeniden yaratıldı. Bu şaire, Refik Durbaş'a teşekkür ederim."" 
(http://www.sabah.com.tr/yazarlar/durbas/2004/07/21/yuregin_sesi_joan_baez)

Alta, o güne ait bir konser videosu bırakıyorum.


Ankara'da hipodromun çimlerine yayıldığımız konser gününün üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen o günü çok iyi hatırlıyorum. Daha yolun başındaydık...

Önder Güngör / Ankara /2016
Tamamını oku
Tarih: Kasım 03, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

7.Cadde' de garip bir dükkan.



Bir arkadaşımla Bahçeli 7.Caddede buluşmak için sözleşmiştik. Saate baktım. Buluşmamıza daha bir saat vardı. Kendimi aç hissettiğim için etrafta pizzacı aradım. Vejetaryen olduğumdan dışarıdaki yemek seçeneğim oldukça azdır. Ömrüm boyunca "Ne yemek yersiniz?" sorusuna "Fark etmez. Ne olsa yerim." diyenlere imrenmişimdir. Oysa tüm menüde, benim için bir iki tane seçenek anca bulunur.

Garsona vejetaryen pizza siparişi verdikten sonra çantamın içindeki kitaplardan, "Tanrı ile Sohbet-1" i çıkardım. Bu ayki okuma kitabımdı. Nerede kaldığımı bulmak için sayfalara hızlıca göz gezdirdim. Kitap okurken kitap ayıracı hiç kullanmadığım gibi, kaldığım yeri işaretlemek için kitabın ucunu kıvırmam, arasına herhangi bir şey de koymam. Çünkü kaldığım yeri ararken sanki kitabın son bölümlerinin bir özetini okumuş gibi hissederim kendimi. Paragrafların ve sayfaların bir bölümünü okur, atlayarak diğer sayfalara geçer ve kaldığım yeri bulurum. Hatta, okuduğum bazı yerleri yeniden okuyunca, dikkat etmediğim anlamları keşfeder ve orayı yeniden okurum. İşte gözden kaçırdığım bir bölüm daha;
"Bilmek, yoğun şükran duygusunun olduğu yerde olur. Şükran, önceden teşekkür etmektir. İşte bu yaratıcılığın en büyük anahtarıdır; yaratılacak olan için önceden memnuniyet duymak, önceden bilmek. Bu, ustalığın göstergesidir. Tüm ustalar önceden bir şeyin olduğunu bilir.(Olmuş olarak görür.)"

Pizza ve bira benim için güzel ikilidir. Hesabı ödedikten sonra, geri kalan zamanımda da biraz yürümek iyi olur diye düşündüm. Bahçeli 7.Cadde' nin öğrenciliğimde güzel anıları olmasına rağmen, benim için popülerliği azalmış bir caddedir. Öğrenciliğimde, özellikle ılık yaz akşamlarında, gecenin geç saatlerine kadar burada yürüyebilirdiniz. Sanki o zamanlarda Sim'den aldığımız dondurmalar daha bir lezzetliydi. Cadde daha bir havalıydı. İnsanlar daha bir güzeldi. Ben daha bir heyecanlıydım.

Bu düşüncelerle yürürken küçük bir dükkanın vitrini gözüme ilişti. Diğer dükkanların arasına sıkışmış küçücük bir dükkandı. Pencereleri ve kapısı beyaz tahtaydı ve boyayla boyanmış, ancak yıpranmış ve boyası yer yer dökülmüş durumdaydı. Tabelası sökülmüş, camında da "Çok yakında kapanacak" yazıyordu. Dükkana yaklaşıp, camından, şaşkınlık ve tebessümle vitrindeki iki mandoline baktım. Birisi benim, diğeri de ikiz kardeşimin küçüklüğümüzde kullandığımız mandolinlerin aynısıydı. Tahta kapıyı zorlayarak açtım. İçerisi dışarıdan göründüğünden daha küçüktü. Köşedeki sandalyede bir bayan oturuyordu. Siyah saçlıydı, saçlarını her iki yandan örmüştü. Gözleri iriydi, siyah ve parlaktı. Benden yaşlı olduğunu tahmin ediyordum, ancak müthiş bir enerjisi vardı. Böyle aurası olan insanlara çok seyrek rastlardım. Ayağa kalkıp, bana doğru yaklaştı. O zaman bütün betimlemelerim ve düşüncelerim değişti. Ne yaşlıydı, ne gençti, ne güzeldi ne çirkindi...Muazzam bir çekiciliği vardı. 
"Hoş geldin." dedi, doğrudan samimi bir hitap şekliyle. Ben ise temkinli bir şekilde, 
"Hoş bulduk" dedim.
Dükkanın içi bomboştu. Sadece dışarıdan görünen iki mandolin dışında hiç bir şey yoktu. Gerçekten de çok yakında kapanacak izlenimi vardı. 
"Vitrindeki mandolinlerin aynısından benim de var. Bakabilir miyim?" dedim.
"Tabii ki bakabilirsin. Onlar zaten senin." dedi.
Şaşkınlıkla kadına baktım. Benim mi? Ne demek o? Kadının dediğini çok da ciddiye almadım. İçimdeki soruları bastırarak küçükken benim mandolinimin aynısı olan mandolini elime aldım. Aynı benimki gibi Adil İmer yapımıydı. Aman Allah'ım.. Bu mandolin gerçekten de benim mandolinim aynısı idi. Yıpranmış yerleri, rengi atmış tahtası, parmaklarımın kirlettiği nota yerleri, hatta üzerine sıkıştırılmış eski penası...Bu bu benim mandolinimin aynısıydı.
Kadına baktım. Gülümsüyordu.
"Dedim ya senin mandolinin." diye yineledi.
Şaşkınlıkla, "Ama bu benim" dedim." Nasıl buraya gelmiş?" Aklımdan mandolinimin evde nerede olduğunu bulmaya çalıştım. Daha bir hafta önce görmüştüm. Gardırobun üstünde duruyordu. Acaba eve hırsız mı girmişti? Onu çalıp buraya mı getirmişti? Ama eve hırsız girse haberimiz olurdu. Hem hırsız niye bir tek onu çalsındı ki? .Kadının sesiyle düşüncelerim uçup gitti.
"Tanrı ile sohbet ediyor musun?" dedi.
"Anlamadım" dedim. Aslında kadının ne dediğini gayet iyi duymuştum ama ne diyeceğimi bilemiyordum.
"Tanrı ile sohbet ediyor musun?" diye tekrarladı. Etkileyici bir ses tonu vardı. Ne dediğinden çok nasıl söylediğine, sesine, yüzüne, dudaklarına dikkat ediyordum.
"Hayır." dedim, ne söylediğimin farkında olmadan. Ömrüm boyunca birçok soru ile karşılaşmıştım. Entelektüel toplantılarda, yapmacık, laf olsun diye sorulan yada cevabının dinlenmeyeceğini bildiğim bir çok garip sorularla karşılaşmıştım Hatta ben bile bu tür saçma sapan sorular sormuştum. Ama ilk kez, biri bana tanrı ile sohbet edip etmediğimi sormuştu. Üstelik insanın üzerinde muhteşem bir etki bırakan bir kadın tarafından sorulmuştu bu soru. Birden aklıma az önce okuduğum kitap geldi. Adı bu değil miydi? "Tanrı İle Sohbet".
Soruyu yumuşak bir ses tonuyla tekrar kulaklarımda hissettim.
"Sohbet etmelisin bence." dedi.
"Bununla ilgili bir kitap okuyorum." diyebildim ancak. Garip olaylar içerisindeydim. Küçük bir dükkan, güçlü bir auraya sahip olan bir kadın, elimde buraya nasıl geldiğini bilmediğim kendi mandolinim ve tuhaf sorular.
"Demek bununla ilgili bir kitap okuyorsun. Çantanda taşıdığın tanrı ile sohbet etmenin kitabını yani."
Çantamdaki kitabı nerden biliyordu? Mutlaka kafede okurken görmüştür diye düşündüm.
Kadın devam etti.
"Tanrı ile sohbet etmenin kitabını okumak yerine tanrı ile sohbet etmelisin." dedi. Kapıyı açıp dışarı çıkmamı işaret etti.
Elimdeki mandolini aldığım yere bırakıp verilen emre itaat ettim. Sanki hipnotize olmuş gibiydim.
Aklım karışık, neyin gerçek neyin gerçek dışı olduğunu bilemeden dışarı çıktım. Kalabalık bir otobüsten durakta inmiş gibi hızlı adımlarla uzaklaştım. Ama niye gidiyordum ki? Daha içeride kalıp, mandolinimin oraya nasıl geldiğini soramadım. Hem çantamdaki kitabı nasıl biliyordu? Üstelik tanrıyla sohbet et ne demekti? O kadın kimdi? Hızla geri dönüp dükkana doğru yürüdüm. Ama dükkan arkamda yoktu. Ne kadar hızlı yürüdüysem, çoktan mesafeleri aşıp gitmişim. Biraz daha yürüdüm ama dükkanı bulamadım. Defalarca 7.Caddeyi dolaştım ne öyle bir dükkan vardı ne de o dükkan hakkında bilgisi olan biri.


Önder Güngör / Ankara / 08 Kasım 2015

Tamamını oku
Tarih: Ekim 30, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Yirmi yedi yıl sonra görüşürüz.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi 3. sınıftaydım. 1991 yılının baharıydı. Bahçede sırtüstü çimenlerin üzerine uzanmış, yukarıdaki ağacın yapraklarını sayıyordum. Bir, iki, üç…

Yanımdan geçen üç kişiye başımı çevirerek baktım. Aynı sınıftaydık. Birbirimizi görmezden gelmeye alışmıştık. Selamsızdık, sınıfın diğer yarısıyla olduğu gibi. Onlar yürümeye, ben saymaya devam ettim. Dört, beş, altı, yedi….
Birden yapraklar üzerime düşmeye başladı. Sanki ağacın kocaman gövdesini bir dev sallıyordu. Toprak titredi. Gözlerimi kapattım. Bir şeylerin hızla akıp gittiğini hissettim. Zaman.
2018 yılının sonuydu. Meyhanenin önündeydim. Taksiden inerken şoföre hemen gitme yanlış gelmiş olabilirim dedim. Yanlış gelmemiştim. Aklımdaki soruya yanıt bekliyordum. Acaba içeri girmeli miydim? Aradan geçen yirmi yedi yıl sonra ne anlamı vardı. Üstelik bu tür buluşmaları hiç sevmezdim. Hayatımı birbiriyle kafa kafaya gelen, sonrada yoluna devam eden karıncalar gibi yaşamıştım. Belki de bu yüzden hiç dost edinemedim.
Acaba taksiye geri dönüp, başka bir yere mi gitmeliydim? Elimle şoföre gitmesi için işaret ettim.
Meyhanenin müziği dışarıdan duyuluyordu. Candan Erçetin’ in Gamsız Hayat şarkısı çalıyordu.

Sormayın neden bu durgunluğum
Görmeden kuytu yaralarımı
Sormayın neden bu huysuzluğum
Bilmeden saklı duygularımı

Masada dört kişi vardı. Sıcak bir tokalaşma ile merhabalaştık. Önce isimleri hatırlamaya çabaladım, sonrada anıları yakalamaya.
Sandalyeye otururken aklımdan sadece şu soru geçiyordu.

Doğru yerde miyim?

Üniversitede iki yıl kaybetmiştim. Her parçam ayrı bir sınıfta kalmıştı. Esmer yıllardı o yıllar. Ne kara, ne beyaz. Ne iyi, ne kötü, ama çirkin.
İlerleyen zamanda dokuz kişi olduk. Bazılarıyla birlikte okuduğumuz süre içinde hiç konuşmamıştık. Hatta selamlaşmamıştık bile. Aynı masada kalem tutmuşluğumuz yoktu, şimdi ise kadeh tutuyorduk.
Başımı kaldırıp, herkesin yüzüne tek tek bakıyordum. Gülüşler, mimikler, hatta baş çevirişler bile aynıydı. Zamanı kandırmışlar, kendilerinde bir şeyleri saklamışlardı. Gelip geçen yıllar, gözlerine dokunmamıştı.
Elimdeki kadehi yudumlarken, masada uçuşan isimleri hatırlamaya çalışıyordum. Hayat bazılarının yakasından, bazılarının ise omzundan tutmuştu.
Derin bir nefes aldım, ne hissediyorsun diye sordum kendime?
Harika.
Doğru yerdeydim. Sevmiştim bu buluşmayı.
Sıcak bir sarılmayla vedalaştık.
Taksinin radyosunda Sıla çalıyordu. Biraz sesini açmasını istedim şoförden.

Zamanı, vakti var derken o gün geldi çattı
Açtım gül kokan, gül kurusu bakan o eski sandığı..
Davetsiz bu hayatın mutlaktır oyunları
Kaybettik mi yoksa kazandık mı? Ben sustum cevabını..
Evimde hem de baş köşede yerin var, sakladım!

Bu akşam sarhoş olmuştum, ama içtiklerimden değil anılarımdan.
Başımı koltuğa yasladım, gözümü kapattım. Şoför o halimi görünce camı açtı. İçeriye serin bir rüzgar girdi. Zaman uçtu gitti.

Gözlerimi açtım. Ağacın yapraklarını saymaya devam ediyordum. Sekiz, dokuz, on…
Doğrularak çimenlerin üzerine oturdum. Bizim sınıftan iki kız geçiyordu yine. Selamsız olduklarımdan. Göz göze gelince, merhaba diyerek el salladım. Şaşırmışlardı. Birbirlerine bakıp, bu şimdi bize niye selam verdi ki edasıyla, başlarını öne eğip gittiler. Ayağa kalkıp, arkalarından kısık sesle,
Yirmi yedi yıl sonra görüşürüz dedim.


Önder Güngör / 2018 / Ankara

Tamamını oku
Tarih: Ekim 03, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Bir şey var aramızda.

Genç delikanlı, bu iş yerinde üç aydır çalışıyordu. Daha önceki çalıştığı yerden ani bir kararla ayrılmıştı. Sabah işe gitmek için kalktığında, bilgisayarını açmış, patronuna "Ben artık işe gelmeyeceğim." diye mail atıp, tekrar yatağına geri dönmüştü. 

İki ay kadar evde oturup, hiç dışarıya çıkmamış, hemen sonrasında ise bu işe girmişti.

Burada çalışmaya başladığı günden beri annesi,  her sabah onunla birlikte kalkıp, evden çıkıncaya kadar peşinden dolaşmaya başlamıştı. Sabahın köründe bir mail gönderip, işinden bir kez daha ayrılmasından korkuyordu.

Aslında bu işe girdiği günden beri oğlunun tuhaf davranışları olduğunu da şaşkınlıkla izliyordu. Ama hiç bir anlam veremiyordu. Oğlu daha erken uyanıyor, kahvaltısını hızlıca yapıyor, daha önce hiç yapmadığı şekilde annesini her ki yanağından öpüp sarılarak hızlıca kapıdan çıkıyordu. Çoğu zaman çantasını ya da telefonunu unutuyor, hızlı hızlı kapı zilini çalıyor, ayakkabılarıyla hızlıca eve dalıp, eşyasını alıyor, annesini bir kez daha öpüp koşar adım işe gidiyordu.

Delikanlının iş yeri büyük bir binaydı. Bu binanın dördüncü katında küçük kabinlerden oluşan çalışma masalarında otuz kişi çalışıyorlardı. Masaların bulunduğu kabin bel seviyesine kadar tahta mobilyadan, üst kısmı ise omuz seviyesine kadar camdan oluşuyordu. Kafasını kaldırdığında, oturduğu yerden diğer çalışma arkadaşlarını rahatça görüyordu. Daha önceki yaptığı işlere göre çok daha kolay bir işi vardı. O yüzden günlük işlerini öğlene kadar bitiriyor daha sonrasında ise kendi çalışma kabininden bir hayli uzaktaki kabinde çalışmakta olan Hülya' yı seyrediyordu.
Her başını kaldırışında derin bir nefes alıyor, heyecanı artıyor, kalbi sanki vücudunun içinde dolaşıyordu. Birilerinin onu izlediğini görmesinden korkuyordu. O yüzden çekingen bakışlarını etrafta gezdiriyor kimsenin bakmadığından emin olduğunda Hülya' ya bir bakış attıktan sonra başını masasına eğiyordu.
Çay sevmediği halde defalarca çay alma bahanesiyle Hülya' ya yakın bir yerden geçiyor, ama bir türlü bakışlarını ona çeviremiyordu. Çok utangaç ve kırılgan bir yapısı vardı. Sanki bir suç işliyormuş gibi Hülya 'ya bakışlarını kimsenin görmesini istemiyordu.
İş çıkışı sokaklarda yürüyor, parklarda oturuyor, sevgiyle dünyanın güzelliklerine bakıyordu. Bazen yolda yürürken o kadar çok Hülya' yı düşünüyordu ki, farkına vardığında yoldan geçen insanlara anlamsızca gülümsediğini görüyordu. Var olan her şeyi seviyordu. Cansız eşyalara bile şefkat duyuyordu. Aşıktı. Bunun farkındaydı.

Daha işe ilk başladığı günlerde Hülya' ya ilgi duymaya başlamıştı. Hatta  bir arkadaşından rica edip, onun birikmiş işleri karşılığında çalışma kabinin değiştirmiş, onu fark edilmeden izleyeceği bu kabinine taşınmıştı. Şirket yemekhanesinde, çalışan buluşmalarında, onu görebileceği her yerde utangaç bakışlarını onun üzerinden ayıramıyordu. Karşısına dikilip, duygularını ona açıklamak ise yapacağı en son şeydi. Hülya' nın varlığı onun için yeterliydi. Hatta Hülya ' nın izinli olduğu günler, annesi tarafından çok iyi fark ediliyor ancak kadın bu duruma hiç bir anlam veremiyordu. Hülya' yı göremediği o günlerde delikanlı, eve gelir gelmez salondaki kanepeye uzanıyor, ne televizyon seyrediyor, ne kitap okuyor ne de kimseyle konuşuyordu. Annesinin ısrarlı sorularına, işte çok yorulduğunu, o yüzden dinlenmek istediğini söylüyor, kadıncağızı telaşa sürüklüyordu.

O gün yine sabah erkenden kalkıp, traşını olmuş, bir kaç kez gömlek denedikten sonra koşar adım işe gitmişti. Hülya henüz gelmemişti. Biraz gecikecek herhalde diye düşündü, İşlerini erkenden bitirmek için vakit kaybetmeden çalışmaya başladı. Arada bir başını kaldırıp, Hülya' nın gelip gelmediğine bakıyor, morali bozuk bir şekilde başını öne eğiyordu.
Öğle yemeğinde de yoktu Hülya.
Öğleden sonra masasında oturmuş, sıkkın bir ifadeyle etrafı izliyordu. Hülya yoktu.
Düşüncelere dalmış bir haldeyken, arkadaşlarının çalışma kabinin etrafında toplandığını fark etti.
Herkes onun yanındaydı.
Hep birden şarkı söylemeye başladılar.
"Mutlu yıllar." "İyi ki doğdun."
Bugün doğum günü müydü? Kendisi bile unutmuştu. Günü hatırladı. Evet bugün doğum günüydü.
Şirketin politikasıydı.Herkesin doğum günü hiç unutulmadan, istisnasız kutlanırdı. İnsan kaynaklarından bir kişi sadece bu ve benzeri günleri takip etmek için görevlendirilmişti.
Pastasını üfledi.
Kalabalığın içindeki o ışığı gördü. Hülya elinde tuttuğu küçük bir paketi ona uzattı.
Herkes yerine oturduktan sonra elindeki pakete sıkıca sarılmış olan delikanlı üzerindeki şaşkınlığı atıp, paketi açtı.
Bir şiir kitabıydı. Üzerinde küçük bir not iliştirilmişti. 23.sayfa yazıyordu.
23.sayfayı okumaya başladı.

BİRİSİ
Bir şey var aramızda
Senin bakışından belli
Benim yanan yüzümden.
Dalıveriyoruz arada bir.
İkimiz de aynı şeyi düşünüyoruz belki,
Gülüşerek başlıyoruz söze.

Bir şey var aramızda
Onu buldukça kaybediyoruz isteyerek.
Fakat ne kadar saklasak nafile
Bir şey var aramızda,
Senin gözlerinde ışıldıyor,
Benim dilimin ucunda.

 Nahit Ulvi AKGÜN


Önder Güngör / Ekim 2018 /Ankara

Not: Birisi hakkındaki diğer yazım için tıkla.
Tamamını oku