Aklımdakiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aklımdakiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih: Kasım 23, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Haydi çık işin içinden.

Yıllar önce başımdan geçen gerçek bir olayı, geçenlerde blogumda ikinci şahıs anlatımıyla yayınlamıştım. Buradan bakabilirsiniz. Tık.(Kitaptan gelen yanıtlar)


O zamanlar, yaptığım eylem, davranış ve konuşmalarla başkalarının hayatlarını nasıl etkileyebileceğim hakkında derin düşüncelerim ve endişelerim vardı. Başkalarının hayatlarını "değiştirebilme" konusunda ciddi kaygı duyuyordum. Şimdilerde bu tür hislerim tamamen azaldı. Ama eskiye geri dönmek istiyorum. Çünkü bu azalma benim ruhsal çalışmalarımı azalttığım hatta ruhsal yönden çok ama çok gerilediğim anlamına geliyor. Yani yaptığım eylem ve davranışların sonuçları ile ilgilenmediğim, umursamadığım sonucu doğuyor.

Yine o eski günlerin birinde, eylemlerimin, başkalarının hayatlarını nasıl etkilediği üzerine düşündüğüm günlerde, karşıma bir youtube videosu çıkmıştı. Dünyaya gelen tanrısal bir kişinin, olayları ve hayatları nasıl da etkilediğini gösteriyordu.

Onu aşağıya ekledim. Buyurun izleyin.


Tamamını oku
Tarih: Kasım 22, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

İyi duygularrrr.

 



Duygular;
Sevgi, korku, nefret, kin, heyecan, öfke, sevinç, panik, utanma, gücenme(kırılma, darılma) vb.. bir sürü duygumuz var. Bunları tarif etmeye çalışsak, belki de hepimiz daha farklı cümlelerle tarif ederiz. Çünkü her birimiz bunları daha farklı hissederiz.

Aslında bu yukarıda yazdığım duygulardan bahsetmek istemiyorum. Farklı bir duygudan bahsetmek istiyorum. Hani karlı bir kış günü arabamıza bineriz, kontağı çevirir çevirmez radyoda bir şarkı çalmaya başlar ya…O şarkı alır bizi bir yerlere götürür ya... Aniden yazın gittiğimiz bir yer, yolda olduğumuz bir an, güneşin altında uzanıp keyifle içimize çektiğimiz bir manzara, sevdiğimiz dostla sohbet ettiğimiz bir anı, ya da sevgiliyle vb.. bir an gelir ya aklımıza…İşte bu duygu benim en sevdiğim duygudur. Bu duyguya bir ad veremiyorum. Acaba yukarıda saydıklarımdan hangisine giriyor bilemiyorum…

İyi duygular diliyorum….


Önder Güngör / Ankara 



Tamamını oku
Tarih: Kasım 16, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Yakala onu


Sabah erken saatte arabaya bindin işe gideceksin. Yol yarım saat. Bluetooth bağlantısı tamam, şarkı listeni açtın, bastın gaza.

Yarım saat sonra iş yerine geldin. Arabayı park ederken ben nasıl geldim ya yolu hiç hatırlamıyorum dediğin oldu mu hiç?

Olmuştur.

Benim çok oldu. Deserebre halde yaşıyorum çoğu zaman. Konfüze.

Ama bunu bana yapan birisi var. Nerden mi biliyorum? Çünkü onu defalarca suç üstü yakaladım.

O benim içimdeki/beynimdeki küçük adam. Yooo büyük adam. Ya da öyle birisi. Sürekli benimle konuşuyor. Aslında seninle de konuşuyor. Sen de onu defalarca suç üstü yakalamışsındır. Kim mi bu? Kimleri ego diyor kimileri iç ses diyor. Aslında o bir metafor. Kimi zaman öğüt veren, kimi zaman sorgulayan, kimi zaman da hayal kurduran bir figür.


Onu susturmanın yolu yok. O asla yok olmaz. Ama onu dizginleyebilirsin. Eğitebilirsin. Eğer onun nasıl biri olduğunu öğrenirsen bu dediklerimi yapabilirsin. Ben bazen başarabiliyorum bunu.

Onun nasıl biri olduğu hakkında sana bilgi vereyim.

Sabah arabaya binmiştin ya oradan başlayalım. Müziği açtığın andan.

Çalan şarkı sana hüzünlü geldi. Biraz neşelenmek için müziği değiştirdin.

Sıla' nın şarkısı çalıyor.



Hadi kalk gidelim hemen şu anda
Kapa telefonunu, bulamasın arayan da
Açarız radyoyu
Yol nereye biz oraya

Şarkıyı duyunca  bu hafta sonu Cuma' dan izin alıp tatile gideyim diye aklından geçirdin. Küçük adam hemen olaya müdahil oldu. Sana bir önerme gönderdi. Gönderdiği önerme "İş yerinden izin alamazsın." Sen zihninde hemen iş yerinden nasıl izin alacağını düşünmeye başladın. Aklından deli bir soru geçiyor. "Ya izin vermezlerse."

İzin işinde kendini ikna ediyorsun. Bu sefer arabayla gitsem daha iyi olur diye düşünüyorsun. Küçük adam yine devreye giriyor. "Arabayla tek başına nasıl gideceksin. Yorulursun, uykun gelir, yollar kalabalık olur." diye bir sürü önermeyi zihnine yolluyor. Başlıyorsun bu olasılıkları sıradan geçirmeye. En sonunda her şeye rağmen arabayla gitmeye karar veriyorsun. Ama içindeki o küçük adam susmuyor. Seni bu tatilden vazgeçirecek. "3 günlüğüne o kadar para verilir mi?" diye başka bir önerme gönderiyor sana. Sen onunla baş ederken başkaları, başkaları, ve bir başka önerme daha zihnini meşgul ediyor.

Sonra işe geldiğinde, o yarım saati nasıl geçirdiğini hatırlamıyorsun. Halbuki bir çok kırmızı ışıkta durdun, soldan seni sıkıştıran arabaya yol verdin, önünde yavaş giden arabayı sollayıp öne geçtin ve daha bir çok şeyi farkında olmadan yaptın ve işe geldin. Evet az önce kilit cümleyi kullandım.

FARKINDA OLMADAN!

Bingo!

İşte içindeki o küçük adamı nasıl dizginleyip, eğitebileceğinin yanıtı.

FARKINDALIK!

Onu susturmayacaksın. Çünkü o susmaz. Ama onu fark edeceksin. Suç üstü yakalayacaksın.

Onu fark ettiğinde, o suçlu gibi başını eğip, kenara çekilecektir.

Ya da onu eğiteceksin. Ancak bunun için önce kendini eğitmen gerekecek. Çünkü o senin küçük bir yansıman. Sen olumsuz bir kişiliksen o da olumsuz önermeler sunar, sen olumlu bir kişiliksen onun önermeleri de olumlu olur.

Kabak yine senin başına patladı.


Önder Güngör / Ankara / 16 Kasım 2025









Tamamını oku
Tarih: Ekim 28, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Bu gök kubbe altında söylenmemiş söz yoktur.

 


Cicero: "Bu gök kubbe altında söylenmemiş söz yoktur" demiş.
İngilizlerin meşhur bir deyimi vardır. "Nothing new under the sun"
Güneş altında söylenmemiş söz yoktur. 

Şimdi yazdığım ve şu anda senin aklından geçen her şey daha önce ya söylenmiş ya da düşünülmüş. Sözün özü bu. Bu da beni her zaman adını duyduğumuz evrensel düşünce (kolllektif düşünce, kozmik düşünce, kozmik zihin vb..) kavramına götürüyor. 

Yıllar önce bir kitapta okumuştum. İnsan beyni düşünce üretmez, kollektif bilinçten düşünceyi alır ve kullanır diye. Tekamül düzeyi evrenden alacağı düşünce frekanslarını belirler yazıyordu kitapta. Frekansı yüksek olan kişiler yüksek düşünce kalıplarını frekansı düşük olanlar ise düşük düşünce kalıplarını kullanırlarmış. 

Yine adını hatırlayamadığım bir kitapta ise insan öldükten sonra ruhu bedenden ayrılır, düşüncesi ise evrene aktarılır diye okumuştum. 

Peki düşündüğümüz her şey, daha önce düşünülmüş, daha önce söylenmiş ise, biz neyi düşünüyoruz, neyi yazıyoruz, neyi konuşuyoruz. Beynimiz ne işe yarıyor. Gerçekten Cicero’nun dediği gibi mi her şey? Acaba bu sözün anlamı gerçekten bu mu? 

1954 yılında genç bir fizikçi olan Hugh Everett çoklu dünyalardan bahseder. Dünyada yaşadığımız büyük tarihsel olayların farklı sonuçlarının farklı evrenlerde yaşanmış olabileceğini ve buna benzer paralel evren senaryolarını ilk kez gündeme getirir. Paralel evren hakkındaki tezleri ilk okuduğumda bu adlandırmanın eksik olduğunu düşünmüştüm. Çünkü paralel evreni ya da paralel dünyaları arkadaşlarımla tartıştığımda şunları fark ettim. İnsanlar paralel evrenin/dünyanın varlığına inanıyor ancak bu olayların sınırlı sayıda ve farklı dünyalarda gerçekleştiği düşüncesine kapılıyorlardı. Ben ise paralel evren/dünya yerine paralel hayatların olduğunu bunun farklı bir mekan ya da faklı bir zamanda ve sınırlı sayıda olmadığını hayal etmelerini söylüyordum. Ancak evrenin sınırsız olduğu ve sürekli büyümekte olduğu yönündeki bilimsel görüşler, farklı dünyalar ya da farklı evrenlerde paralel/çoklu yaşamları daha olası kılıyordu. 

Bu yıl okuduğum bir yazı ise yüzümde tatlı bir gülümseme oluşturdu. 
“Hertog ve Hawking'in yeni makalesinde, uzayın farklı fizik kanunlarının geçerli olduğu 'cep evrenleriyle dolu olduğu' teorisi yerine, bu alternatif evrenlerin birbirinden çok da farklı olmayabileceğini ortaya koyuldu.” 

Yani alternatif evrenler, aynı zaman ve mekanda olabilir diyordu makale. Sınırsız depolama kapasitesine sahip bir bilgisayara ne kadar film kaydederdiniz? Tabii ki sınırsız. Açıklamaya çalıştığım şey tam anlamıyla şu. Dünyada 8 milyar insan olduğunu düşünün. Bu 8 milyar insanın hayatı boyunca yaşadığı birçok olayın, farklı sonuçlarla ve farklı bir hayatta yaşanmaya devam ettiğini ve bunun sayısının da milyarlarca olduğunu düşünün. 8 milyar insanın milyarlarca çoklu hayat yaşadığını düşünün. Unutmayın evren sınırsız bir depolama kapasitesine sahip. Daha da ileri gidelim. Her bir dakikanızda milyarlarca farklı sonuçları olan ayrı bir paralel evren yarattığınızı hayal edin. Bir saat içinde yaşadığınız her dakika için milyarlarca çoklu/paralel hayat…Ve bingo. Bu hayatların her birinde yarattığınız düşünceleri, duyguları…Aklınızın sayamayacağı kadar düşünce… 

Birazda son zamanlarda sıkça konuşulan zaman kavramından bahsetmek istiyorum. Zamanın geçmişte ve gelecekte aynı anda yaşandığı zaman kavramından. Einstein bu konuda “Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayrım sadece bir yanılsamadan ibarettir, ne kadar kalıcı olsa da” demiştir. Düşünsenize bütün zamanlar şu anda, aynı anda yaşanıyor. Şu an, geçmiş, gelecek ve tüm paralel/çoklu hayatlar…Hepsi şu anda yaşanıyor. Ya da geçmişte ya da gelecekte. 

İki cümleyle özetlersem: Paralel/çoklu hayatların varlığı. Tüm zamanların aynı anda yaşanması. 

Şimdi Cicero’ nun sözü yerli yerine oturuyor. "Bu gök kubbe altında söylenmemiş söz yoktur"

Önder Güngör / 2015 / Ankara
Tamamını oku
Tarih: Ekim 26, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

İnek oturdu.


İçime oturmuş İNEKle konuşuyorum. "Kalk!" diyorum ama dinlemiyor. 

"Oturacaaaam" diyor. 

İçeceğim iki biranın birine göz dikti. Aslında en sevmediğim şey de iç sıkıntısı yaşadığım günlerde içmek. İçmem için bahaneler gerek bana. Güzel bahaneler. Mesela hafta sonu olmalı. Bedenim denize elli metreden daha yakın bir yerde olmalı. Güzel bir müzik olmalı güzel bir ses söylemeli, kulağıma çıplak gelmeli. Henüz güneş daha batmamış olmalı. Masa uzun olmalı ama sevdiğim arkadaşlar yakınımda oturmalı. Patlıcan kızartması olmalı üzerinde domates sosu dökülmüş olmalı.

Meli malı. Ama asıl "Rakı" olmalı. 

Çünkü birayı meşrubattan sayarım.

Bir bira içtikten sonra telefon çalıyor. Arkadaşım diyor ki bara gidelim.

İçime inek oturmuş gelemem diyorum.

Ne ineği olum manyak mısın sen diyor. İnsanın içine öküz oturur inek oturmaz diyor.

Olum erkeklerin içine öküz oturmaz inek oturur diyorum.

Her neyse ben onu bir .......... oturacak yer bulamaz diyor. Hazırlan hadi diyor.

Barda Barış Manço' nun "Can bedenden çıkmayınca." şarkısını dinliyorum. En sevdiğim dizesi geliyor.

Kurumuş bir çiçek buldum mektupların arasında
Bir tek onu saklıyorum, onu da çok görme bana
Aşkların en güzelini yaşamıştık yıllarca
Bütün hüzünlü şarkılar hatırlatır seni bana


Masaya bir arkadaş geliyor. Yoktun abi uzun zamandır diyor.

İnekten mütevellit diyorum

Ne ineği abi diyor.

Boş ver diyorum.

Yanımdaki arkadaşıma bakıyor.

O da başıyla beni işaret edip, artık öküzlerle ineklerle arkadaşlık yapıyor diyor.

Ne diyor bunlar yahu diye içinden geçirdiğini düşündüren bir bakış atıyor yüzlerimize. Neyse abi deyip kalkıyor, tam gidecekken geri dönüp masaya yeniden oturuyor.

Yüzüme bakıp. Abi nefes alacaksın diyor. Dörde kadar sayarak ALLLL sekize kadar ayarak VERRR diyor. Bunu on beş dakika yap diyor. Sonra kalkıp gidiyor.

Başlıyorum nefes almaya. Yanımdaki arkadaşım yüzüme bakıp, dudaklarını bükerek başını bir oyana bir buyana sallıyor. Masadaki yarısı dolu bira şişelerini yandaki boş masaya koyuyor ve eliyle işaret ettiği çocuğa meşe fıçısında damıtılmış olan içecekten getirmesini söylüyor.

Birer bardak doldurduktan sonra dikiyoruz kafaya.

Sahneden kulağımıza bir şarkı ezgisi geliyor.

Herkes aşkını yazmış duvarlara kağıtlara
Ben seni sardım sakladım yarınlara
Beklerim günüm gelecektir nihayet
Sonu yok bunun bu aşkı kıyamet

Arkadaşım yüzüme bakıyor. İnekten bir haber var mı? diyor. Bilmiyorum sanki kalkıp gidecek gibi diyorum.

Birer kadeh daha döküyoruz kafamıza, içimizdeki ateş olmadan yanan sıcaklığımıza akıyor içecek.

Masadaki telefonumun ekranı uyanıyor. Elime alıyorum. Gelen mesajları okumadan sola doğru kaydırıp bildirim ekranından siliyorum. Birden aklıma telefonuma aldığım notlar geliyor.

Bir ara sayfalarını karıştırırken ilginç olan bölümlerini kaydettiğim, Norman Doidge' nin Beynin Şifa Bulma Gücü adlı kitabından aldığım bir notu görüyorum. 

Beynin plastik olduğunu ortaya koyan, benim nöroplastisite uzmanları olarak adlandırdığım bilim insanları değişmez beyin doktrinini çürüttüler. İlk kez canlı beynin mikroskobik aktivitelerini gözlemlemelerini sağlayan araçlara sahip olan bu uzmanlar, beynin çalıştıkça değiştiğini ortaya koydular. Öğrenme süreci devam ettikçe sinir hücreleri arasındaki bağlantıların arttığını ortaya koyan kişiye 2000 yılında fizyoloji ya da tıp alanında Nobel Ödülü verildi. Bu keşfi yapan Eric Kandel adlı bilim insanı, aynı zamanda öğrenmenin nöral yapıyı değiştiren genleri "aktive ettiğini" gösterdi. Daha sonra zihinsel aktivitenin yalnızca beynin ürünü olmadığını, aynı zamanda beyni şekillendiren etken olduğunu ortaya koyan yüzlerce çalışma yapıldı. Nöroplastisite beyne modern tıpta ve insan hayatında hak ettiği yeri geri kazandırdı. 

Bu kafayla şimdi bu notları nasıl okuyayım diye düşünüyorum. Başka bir nota göz atıyorum.

"Kimse olmasa dahi hayatında sen varsın!" Doğan Cüceloğlu, ,

Bir de yanında bir link var. Linke tıklıyorum. Sahneden gelen müziğin sesine rağmen dinliyorum.


Arkadaşım ne dinliyorsun diye  soruyor? Yok bir ley deyip, ekranı kapatıyorum. İnek napıyor diye soruyor? Gitti herhalde diyorum ve sahneye dönüp, çalan müziği dinlemeye başlıyorum.


Önder Güngör / Ankara / 26 Ekim2026

Not: Fotoğraftaki ben değilim. Copilot yarattı onu. Keşke ben olsaydım be.
Tamamını oku
Tarih: Eylül 29, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Bu hayatta, kanıyor muyuz? Bilmiyor muyuz?

Sahiden bunları yapabilmek mümkün müydü? Yoksa bir hayal dünyası mıydı.? Yoksa her şey bir rastlantıdan mı ibaretti?

Ya da dedikleri gibi bitmiş yaşanmış bir hayatı yeniden mi yaşıyorduk. Olacaklar önceden belirlenmiş miydi? Biz sadece sabah oynanmış bir maçın tekrarını akşam televizyonda izler gibi mi yaşıyorduk hayatımızı? Bu yazdıklarımı aslında çok önce mi yazmıştım?
Ya da milyonlarca tercih hakkımdan birini kullanmış bunları yazarken ben, başka bir ben diğer tercihini mi yaşıyordu? Ne kadara bölünmüştü yol. Kaç milyar taneydi? Ya da her biri başka bir birey miydi benden kopup giden. Benden bir şey kopup gitmesin diye yol ağzında tercih yapmamalı mıydım?
Peki her şey benim tercihimse al şimdi değiştirdim dediğimde niye değişmiyordu hiçbir şey. Kontrat mı istiyordu benden hayat. İmza mı atmalıydım alnıma?
Derin bir nefes aldığımda dünyadaki bütün havayı niye çekemiyordum? Niye duruyordu nefes? Niye sınırlanmıştı her şey.
Ya diğer insanlar. Eğer onlar benim tercihimse elimi şaklattığımdan niye “puff” diye yok olmuyorlardı? Ya da sen git dediğimde o niye halen daha orada duruyordu. Üstelik daha da burnumun dibinde bitiyordu.
Peki her şey için zaman gerekliyse, bazı şeyleri zamana bırakmam gerekiyorsa, peki o şeyler niye aniden oluyordu? Pat diye.
Bazıları günlerce hayalini kurarken dünya nasıl oluyordu da bazılarının ayakları altında oluyordu? Onlar daha mı hayalciydi?
Ya kuantuma ne demeli? Yoksa o da mı kandırıyordu bizi?

Yoksa bu hayatta, kanıyor muyduk? Bilmiyor muyduk?


Önder Güngör / Ankara / 2020
Tamamını oku