Tarih: Aralık 28, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Evlerin ışıkları bir bir yanarken, Bendeki karanlığı gel de bana sor.

 1985 yılıydı. İzmir Atatürk Lisesi' nde yatılı öğrenciydim.

Aşağıda görselde işaretlediğim oda da yatakhanede kaldığım odaydı.


Gece üst ranzaya yattığımda dışarıya bakardım. Apartmanların bazı katlarında ışıklar yanardı. Bazıları karanlık. 

İlk yıl yatılı kalmaya alışamamıştım. Walkman' de Erol Evgin' in "Bir de bana sor." şarkısını tekrar tekrar dinlerdim.

Evlerin ışıkları bir bir yanarken
Bendeki karanlığı gel de bana sor

Yıllar sonra bu nereden mi aklıma geldi? Hep aklıma geliyor ki. Ne zaman başımı kaldırıp bir apartmana baksam, her zaman yatakhanede üst ranzada yatan 14 yaşındaki çocuk aklıma gelir. Ayrıca ışıkları yanan evlerde neler yaşanıyor, ışıkları yanmayan evler için de acaba ne oldu ki evleri karanlık diye düşünür dururum. 

,Bu yazıyı yazmamdaki neden, dün akşam yolda yürürken çektiğim aşağıdaki fotoğraftan mütevellit.



Evlerin ışıkları bir bir yanarkenBendeki karanlığı gel de bana sor

Önder Güngör / Ankara / 27 Aralık 2025

Tamamını oku
Tarih: Aralık 21, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış... Ve İlkbahar

Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom (2003)

Genelde blogumda film ve kitap yorumları yapmamaya özen gösteriyorum. Çünkü sadece bu amaçla açılmış bloglar var ve onlar bu işi çok iyi yapıyorlar. Çok kaliteli yorumlar var.

Ama bazen çok sevdiğim filmler oluyor. Onları ve o filmlerin bende bıraktıklarını, sizlere de aktarmak istiyorum. 

Daha önce Rüya Satan Adam, Rose Adası' nın İnanılmaz Hikayesi' ni ve Kelebeğin Rüyası' nı sizlerle paylaşmıştım.

Şimdi ise biraz da İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış... Ve İlkbahar filminden bahsetmek istiyorum

Film büyük bir ormanın içindeki küçük bir göl üzerinde bulunan inziva evinde geçiyor. Kimi yorumlarda buna tapınak denmiş, manastır denmiş ancak bence tam anlamıyla bir inziva evi. Filmin çekildiği bu ortam filmin geneline harika bir görsellik sağlamış.

Film bir kapının açılması ve gölün ortasındaki inziva evinin görülmesiyle başlar. Daha ilk sahneden başlayalım. 

Kapı. 

Filmde iki tane önemli kapı var. Birincisi göle giriş, çıkış kapısı. İkincisi ise tek odalı inziva evinin uyku bölümüne geçiş için odanın ortasında bulunan kapı. Her iki kapı da duvarları olmayan bir kapı. Her seferinde usta ve öğrencisi bu kapılardan geçiyorlar. Hiç bir zaman yanlardan geçmiyorlar.(Bir hormonal istisna hariç).

Gölün kapısı dış dünyaya açılan kapıyı temsil ediyor. Aynı zamanda iç dünyaya giriş yapılan kapı.  Temsili. Ama çok önemli bir işlevi var. 

Aldoux Huxley' in bir kitabı var. The Doors of Perception (Algı Kapıları) (Cennet ve Cehennem) Kitapta Huxley şöyle der: 

"...ruhani akıllı  münzeviler  sık sık  cenneti gördüler, hatta bazen polar zıtlıkların birleştiği o  ilahi  bölünemez Bir'in bile farkında olabilirler. Güzelliğe bir kısa bakış için, birlik bilgisinin tadına varmak  için  hiçbir fiyat yüksek gö­rünmüyordu. Gövdenin zayıf düşmesi bir sürü istenmeyen akli belirtiler üretebilir, ama aynı zamanda Varlık, Bilgi ve Neşenin üstün  dünyasına bir  kapı da  açabilir. Bilinen olumsuzluklarına rağmen, manevi hayatın çoğu isteklisi­nin geçmişte düzenli gövdesel zayıflama yollarını denemiş olmalarının nedeni budur."

Kapı, tasavvufta insanın olgunlaşma sürecindeki geçiş basamaklarını temsil eder. Ruhsal olarak ise içe açılan yoldur. Filmde ise göldeki kapı münzevi hayattan, doğaya geçişi simgeliyor. Göl ve ev ise içsel yapıyı, huzuru temsil ediyor. Evin içindeki kapı ise içsel alanlardaki geçişi simgeliyor.

Her ne kadar bütün gün münzevi bir halde yaşasanız bile insan doğasının gereği içeride gelgitleri bulunmaktadır. Sürekli yüksek ruhsal doygunlukta kalmak ve bunu her daim sürdürmek zordur. İşte bu geçişler içinde, içteki kapılar kullanılır.

Metafiziksel anlamda kapı ise bilinç ile bilinmeyen arasındaki eşiği temsil eder. The Doors diye 1968 yıllarının bir rock grubu vardı. Benim öğrencilik yıllarında en çok dinlediğim gruptu. Hatta bununla ilgili eski bir yazımda şurada. 

Jim Morrison bir röportajında  “Doors, bilinenle bilinmeyen arasındaki kapı ve ben bu kapı olmak istiyorum” demişti. Kapı onun için bilinmeyene geçişti. 

Kapıda biri var 
Bir mütecaviz içeriye dalıyor 
Kapıyı kırıp 
Ne acı, ne de ölüm... 
Biziz sadece, tekrar tekrar.
/Jim Morrison


Charles Haanel' in Yaşamın Kapısını Açan Anahtar diye bir kitabı var. Bir çok yazarın bu kitaptan alıntı yaptığını görünce bayağı aramıştım bu kitabı. En sonunda dolaştığım bir D&R ' da bulmuştum.

Oradan küçük bir alıntı bırakıyorum.

Bilinçaltı, dış kaynaklardan sağlanan önermelerden doğru ve hassas sonuçlar çıkarır. Önerme doğruyken, bilinçaltı hatasız sonuca ulaşır ama önerme ya da uyarı bir hata ise tüm yapı çöker. Bilinçaltı bir kanıtlama sürecine katılmaz. Yanlış etkilerden korunmak için bilince, "kapı bekçisi"ne güvenir.

Charles F Haanel / Yaşamın Kapısını Açan Anahtar

Daha filme geçmeden kaldık bu KAPI konusunda. Ama "Kapı" gerçekten büyük bir metafordur. Onu anlamadan film biraz anlamsız kalabilir. Konuyu uzatmamak için Matrix' deki kapı metaforlarına değinmedim bile. 

Gelelim filme...


İLKBAHAR...

İnziva evinde bir keşiş (budist) (filmde USTA diye geçiyor) bir de öğrencisi yaşamaktadır. Filmin ilk bölümü olan "İlkbahar" bölümünde öğrenci daha çocuk yaşlardadır ve henüz doğayı yeni keşfetmektedir. Ustasından gizlice ormana girer ve ormanın içindeki küçük bir şelalede önce balığı sonra kurbağayı en sonunda da yılanı boynundan iple bağlar ve ipin ucuna da taş bağlar. Balık suda yüzemez, kurbağa su üstüne çıkamaz, yılan taşa tırmanamaz. 


Çocuk bu oyunla eğlenirken, ustası büyük bir kayalığın üzerinden olan biteni izler. Çocuk evden kayıkla geldi, peki o zaman ustası nasıl kıyıya çıktı derseniz, filmin sonunda cevabı var.  


Akşam çocuk uyurken Usta, kocaman bir taşı çocuğun sırtına iple bağlar. Çocuk uyandığında taşın ağrılığını taşımakta zorlanır ve 

- "Usta arkamda bir taş var. Lütfen onu çıkarır mısın?" der.

- "Sana acı mı veriyor?" der Usta

- "Evet Usta." der çocuk.

Ve Usta sırayla sorar.

-"Aynısını balığa yapmadın mı? Aynısını kurbağaya yapmadın mı? Aynısını yılana yapmadın mı?

Öğrenci, Usta' sından ilk dersini almak üzeredir.


Usta

"Ayağa kalk!" der. Sonra da "Yürü!" diye talimat verir.

Çocuk sırtındaki taşla zorlukla ayağa kalkar ve yere oturmak zorunda kalır.

"Yürüyemem çok ağır der."

Usta,

"Balığın, kurbağanın, yılanın buna nasıl katlandığını sanıyorsun?"  der ve devam eder. "Git ve bütün hayvanları bul ve taşlarını çıkar."


Çocuk ormana geri döndüğünde , balığı ve yılanı ölmüş halde bulur ve hıçkırarak ağlamaya başlar. İlk ders acı bir şekilde alınmıştır.

Filmin ilk bölümü biter.

Bu bölümde beni rahatsız eden sahne, Usta' nın çocuğun oyununun ölümcül sonuçlarına engel olmamasıydı. Filmin ilerleyen bölümlerindeki intihar sahneleri de aynı şekilde bu filmin genel yapısıyla bağdaştıramadığım sahnelerdir. Usta bir keşiştir. Budist bir rahiptir. Budizm hayatı yücelten bir felsefedir. Hiç bir zaman öldürmekle bağdaşmaz. İleride intihar sahnesinde bu konuya tekrar değinmek istiyorum.

YAZ...

Gölün kapısı öğrencinin genç bir delikanlı olduğu YAZ mevsimine açılır. Öğrenci artık büyümüştür. Ancak halen daha toy bir öğrencidir. 


Bir anne hasta kızını iyileştirmesi için Usta' nın yanına getirir. Gölün kapısı onlar için açılır. Bir süre sonra genç delikanlı kıza aşık olur. Kız birkaç kez öğrenciyi reddetse de sonunda birlikte olurlar. İşte bir gece öğrenci odanın diğer tarafında yatan kızın yanına gitmek için ilk kez kapıyı kullanmaz. 


Öğrenci nefsine yenik düşer. Bunu fark eden USTA iyileşen kızın evden ayrılmasını ister. Öğrenci buna karşı çıkar ve kız evden ayrılınca da Usta' sını terk ederek kızın peşine düşer.



Öğrenci huzurun, sakinliğin ve ruhani yeri olan evini, göl kapısından geçerek terk etmiştir. Artık o topluma aittir. İnziva bitmiştir.


SONBAHAR...

Bu sahnede Usta gazeteye sarılı yemeğini yerken gazetedeki bir haber dikkatini çeker. "30 yaşındaki erkek karısını ölürdü ve kaçtı." 

Usta kumaşını çıkarır ve yeni bir elbise diker.

Öğrenci geri döner. Ancak dış dünyayla aldığı temas onu hırçın ve öfkeli bir kişiliğe dönüştürmüştür. İç huzuru kaybolmuştur. 

Usta öğrencisinden bunca zaman başından geçenleri anlatmasını ister.

"Eeee bugüne kadar mutlu bir hayat yaşadın mı? " diye sorar. "Erkeklerin dünyası sana acı vermeye başladı değil mi? diye devam eder.

Öğrenci,

"Beni rahat bırak Usta acı çektiğimi görmüyor musun?" der.

Usta,

"Acı çekmene sebep olan ne?"

Öğrenci,

"Tek günahım sevmekti. Bunun haricinde hiç bir şey istemedim." der ve devam eder. "Başka bir adamla kaçtı."

Usta,

"Erkeklerin dünyasının nasıl olduğunu daha önceden bilmiyor muydun? Bazen hoşlandığımız şeyleri oluruna bırakmamız gerekir. Sen ne beğenirsen diğerleri de onu beğenir." der.

Acısına ve öfkesine yenilen öğrenci, işlediği cinayetin ardından duyduğu derin pişmanlık ve acıyla intihara kalkışır. Kağıtlara "kapatmak", "mühürlemek" anlamına gelen bir yazı yazar ve bunlarla ağzını ve burnunu kapatır. Öğrencisinin intihar etmeye çalıştığının son anda fark eden Usta, ilk kez öğrencisini sopayla döver.


Ve evi çevreleyen tahtalara isimler yazar. Öğrenciye bunları kazımasını söyler. Bu yazıları bıçakla kazımak bir ritüeldir. Bu şekilde ruhundan da bunları çıkarıp atacağı için öğrenci arınmış olacaktır. Ancak o sırada sivil polisler çocuğu tutuklamak için gelirler ve Usta polislerden sabaha kadar öğrencisinin ritüeli tamamlamasını beklemelerini ister. Usta

Usta, öğrencisinin yaptığı ritüel için;

"Prajnaparamita Sutra : İç huzurunu onarmaya yardım eder." der.

Bu bir nevi hareketli meditasyonudur. Arınma ritüelidir.

Öğrenci sabaha kadar isimleri bıçağıyla kazır, ta ki yorgunluktan bitkin düşene kadar. Daha sonrasında polisler öğrenciyi götürürler. 


İşte burada yine bu filme yakıştıramadığım sahnelerden biri gelir.

Usta intihar eder. Kendisi için bir ölüm ritüeli düzenler. Budizm simgelerinden biri "Beş duyu boşluğu" dur. Usta gözünü ağzını burnunu ve kulaklarını kapatarak, kendisini mühürler.  Ve yakar.

Budizm' de intihar onaylanan bir davranış değildir. Budizm' in en temel kurallarından bir "öldürmeyeceksin" dir. Bırakın öldürmeyi, herhangi bir canlıya zarar vermek bile Budizm' e aykırıdır. İnsanın kendisine zarar vermesi, zihindeki öfke veya nefretin bir dışavurumu olarak görüldüğü için ruhsal gelişime engel kabul edilir. Filmin ilk bölümünde öğrencinin balığa , kurbağaya ve yılana verdiği ölümcül zararlarını Usta' nın izlemesini ve bu sahnedeki intiharını, geneli Budist felsefesi üzerine dayandırılmış film için aykırı sahneler olarak yorumladım.



Usta' nın intiharını film açısından yorumlarsam: Bu onun için bir son değildir. Çünkü bedeni reenkarne olacaktır. Öğrencisinin kendisini terk etmesi ve sonrasında tutuklanmasına engel olamaması onda bir acı oluşturmuştur. Usta acısını geride bırakmak istemiştir. Sonuç olarak öğrencisine hiç bir faydası olamamıştır.  Belki de Usta bu hayat döngüsünü tamamladığını düşünmüştür. 

Usta' nın ölümünden sonra, yılan gölde yüzerek inziva evine çıkar ve öğrenci gelene kadar evin bekçiliğini yapar. Acaba yılan Usta' nın kendisi midir?

KIŞ...

Yıllar geçer ve kapı bir kış mevsimi için yeniden açılır. Öğrenci cezasını çekmiş ve eve geri dönmüştür.



Buzların altında teknenin içinde Usta' sından kalanları görür.

Artık inziva evi ona emanettir. Evin içindeki Buda heykelinin altında bulunan çekmeceyi açar. Orada bir kitap bulur.

Kitap, Budizm' in en önemli metinlerinden biridir. "Elmas Sutra"



Elmas Sutra'nın temel mesajı, dünyadaki her şeyin bir rüya, bir illüzyon veya bir su damlası gibi geçici olduğudur. Budistlerin tapınaklarda renkli kumlardan çok büyük mandalalar yaptıklarını görmüşsünüzdür. Bu mandalaları aylarca yaparlar ve bittikten sonra kumları bir çırpıda bozarlar. Bunların adı Kum Mandalılarıdır. Tibet Budist geleneğinde kum mandalalar, sahip olunan şeylerin geçici olduğunu ve bunlara fazla bağlanmamak gerektiğini göstermek için yapılır.



Öğrenci, Emas Sutra' daki asanaları ve öğretileri uygulamaya başlar. Ustalığa geçiş aşamasındadır. O sırada Gölün Kapısı' ndan beklenmedik bir misafir kucağında küçük bir bebekle girer.  Kadının yüzü mor bir eşarpla kapalıdır. Yüzünü hiç göstermez Bu işlediği günahlardan dolayı duyduğu utanma hissidir. Budizm felsefesiyle değerlendirirsek kendisini dünyevi olana kapatmıştır da diyebiliriz.

Bebeği yeni Usta' nın yanına bıraktıktan sonra  gece gölden kaçarken buz kırılır ve suyun altında boğularak ölür. Bu da bir simgedir. Artık bebek koşulsuz olarak inziva evine aittir. Hayattaki tek bağı da kopmuştur.

Kadını çıkarıp yüzüne baktıktan sonraki sahneyi pek anlayamadım.

Hemen bundan sonra eline bir Buda heykeli alması ve sırtına taş bağlayarak dağın en üstüne çıkması, filmin ilk bölümünde balık ve yılanın ölümünden sonra Usta' sının sırtına taş bağladığı sahne ile bağlantılı olduğunu düşününce, kadının ölümünün o ilk dersini hatırlattığını düşünüyorum.  Ustası o zaman "Eğer o hayvanlardan biri ölürse, bu taşı ömrün boyunca kalbinde taşıyacaksın" demişti. Kadının ölümünden sonra eline aldığı buda heykeli ve sırtına bağladığı taşla dağa tırmanmasını ise öğretiyi fiziksel olarak yaşamak için olduğunu düşünüyorum. Zaten sırtında taş ve elinde buda heykeli ile dağa tırmanırken ilk sahnelerden karelerin ekrana gelmesi buraya yapılan göndermeyi göstermektedir. İlk dersi öğrenmeden, ikinci dersi öğrenemezsin. 

Bu arada dağa çıkarken eklinde taşıdığı Buda Heykeli, Maitreya  heykelidir. Bu heykel Geleceğin Budası' dır. Artık kendisi bir Usta ' dır ve bir öğrencisi vardır. Geleceğin Budası bunu simgelemektedir. Sırtına bağladığı taş, çocukluktan getirdiği KARMA' sıdır.  Heykeli dağın en yüksek yerine , gölü en tepeden gören yere yerleştirmesi ise onun ruhsal yükselişinin simgesidir. Hayvanlara taş bağlayan çocuğu yenmiş, USTA olmuştur.


Ve İLKBAHAR....

Artık Samsara başlamıştır. 


Filmin genelinde konuşma çok azdır. Bu bilgeliği yansıtır. 

Benden bu kadar.

Önder Güngör / Ankara / 21 Aralık 2025



Tamamını oku
Tarih: Aralık 14, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Yekten Yok


"Bugün hiç keyfim yok." tümcesindeki YOK sözcüğü neyi ifade eder?

Hasan Ali Yücel' in Geçtiğim Günlerden adlı kitabı şöyle başlar.

"Halbuki  yok iki türlüdür:  Biri hiç olmamış, onun için yok; öbürü olmuş ama ölmüş, onun için yok ..."

Yani şöyle de diyebiliriz.

Yekten yok. Vardan yok.

Tamamını oku
Tarih: Aralık 06, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Üniversite yıllarımdan gelen bir ses.... King Crimson-Epitaph

 King Crimson' un bir albümünü dinlerdim üniversite yıllarımda. In the court of the King Crimson.

Odanın ışığı kapalı halde, dışarıdan içeriye sızan sokak lambalarının ışığında, yatağımda uzanmış tavanı seyrederken, iki hoparlörlü kasetçalarımdan dinlerdim. Bittiğinde kalkar, kasedi ters çevirir, tekrar tekrar , tekrar...

Londra' da Revolution Club' da çaldıkları sırada Jimi Hendrix onları dinledikten sonra, King Crimson' un dünyanın en iyi grubu olduğunu haykırdığı söylenir. Konserden sonra Robert' a yaklaşmış ve ona "Sol elimi sık dostum kalbime daha yakın." demiş.

Grup, Hababam Sınıfı gibi, ayrılanlar , katılanlar vb.. sürekli değişimler. Aynı şekilde, eski tadında olduğunu söyleyenler var. Ancak ben bu tür gruplar konusunda gelenekçiyim. Her şey ilk tadında olduğu gibi kalsın isterim. 

Aşağıya efsane şarkılarından birini bırakıyorum. Ancak ben ilk şarkıyı bıraktım. Albüme ismini veren The Court Of King Crimson' u dinlemeden asla olmaz. Başyapıt. 


Önder Güngör / Ankara / 06 Aralık 2025
Tamamını oku
Tarih: Aralık 05, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Haydi kalk! Kalbine yürüyelim. (Kitap) İki İhtiyar -2


İlk bölüm için tık.

Tuvaletten çıkıp yanlarına geri döndüm. İçimden “umarım konuştuğumuz konuyu unutmuşlardır” diye düşündüm.

Bu sefer Asım Bey sordu.

"Çocukça şeyler yazdım derken neyi kastettin?” 

"Komik, saçma sapan şeyler işte." dedim.

"Bazı insanların komik saçma sapan şeylere de ihtiyaçları olabilir." dedi Reşat Bey.

"Doğrusu yazacak ilgi çekici, güzel şeyler bulamadım.” dedim ama bu yanıt beni de tatmin etmemişti. “Dürüstçe söylemek gerekirse aklıma hiç bir şey gelmedi." diyerek yüzlerine baktım.

Asım Bey gülümseyerek,

“Biliyor musun?” diye söze başladı. "Araştırmalar insan beyninin 10 saniyede yaklaşık 15 tane, bir günde ise 120.000 civarında düşünce ürettiğini söylüyor. Yani en son karşılaşmamızdan bu yana bir yıl geçtiğini düşünürsek, toplamda 44 milyon düşünce üretmiş olmalısın. Yine araştırmacılar insanların büyük bir çoğunluğunun yeni düşünceler üretmek yerine yüzde 90 eski düşüncelerini yeniden düşündüklerini söylüyorlar. Sana iyilik yaparak seni de bu kategoride değerlendiriyorum. Yani bir yıl içindeki düşüncelerinin yüzde 90' ının eski düşünce olduğunu kabul edeceğim. Geriye 4,4 milyon düşünce kalıyor. Bu kadar düşünce içerisinden yazacak bir şey bulamadın mı yani?”


Söylediği şeyleri tam olarak takip edemeden dinledim.

"Vay be böyle düşünmemiştim hiç, 44 milyon düşünce. Ne kadarı eski düşüncelerimizden oluşuyor demiştiniz?"

"Yüzde doksanı yani 42 milyon civarında."

“47 milyon düşüncenin 29 milyonu daha önce düşündüğümüz eski düşüncelerimiz.” diye tekrarladım.

"Evet. Zaten, işin kötü tarafı da bu değil mi? Dünyanın en gelişmiş bilgisayarına yaptığımız şeye bak. Tabii ki istediğimiz her şeyi düşünmekte özgürüz ancak 44 milyon düşüncemizin yaklaşık 39 milyonu eski yaptıklarımızı düşünmekle geçiyoruz. Ne kadar kötü değil mi? Ne kadar kısır.” 

Başımı sallayıp,

“Çok ilginç.” dedim. Asım Bey devam etti.

“Sonuç olarak gelelim sana. Bu kadar düşünce ürettin ve yazacak bir şey bulamadın öyle mi?”

Konu yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyordu.

Ama ben o an Asım Bey' in söylediklerini dinlemiyordum. Bu kadar çok düşünce ürettiğimiz bilgisini kafamda harmanlamaya çalışıyordum. Dün yaptıklarım aklıma geldi. Acaba neler düşünmüştüm bütün gün_ Hangileri geçmişimle ilgiliydi? Yeni olarak hangi düşünceler aklımdan geçmişti? Peki, şu anda neyi düşünüyordum? Aman allahım şu anda bile dün ne yaptığımı düşünerek yine geçmiş düşünceleri düşünüyordum.

Asım Bey' in sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. 

"Evlat bazı sözleri sürekli duyarız ancak özünü bir türlü anlayamayız. Bütün bilgeler, düşünürler yıllarca anda kalın, anı yaşayın derler ya işte bu yüzden derler. An' da kalan insanın düşüncesi eski düşünceleri barındırmaz. An’da olduğun zaman eskiye yer yoktur. Anı yaşamayan insan ise ne düşündüğünü bile bilemez. Çoğu zamanda geçmiş günlerinin muhasebesini yaparak yaşar gider."

Yeniden düşüncelerime gömüldüm. Uzun bir sessizlikten sonra Reşat Bey konuşmaya başladı. Bu iki insan davranışlarıyla ve tavırlarıyla o kadar birbirlerine benziyorlardı ki, sanki karşımda tek bir insan var gibiydi.

"Geçen yıl sana söylediğimiz sihirli sözcükleri hatırlıyor musun?"

"Bence hepsi sihirliydi. Ama üzerinde düşündüğüm ve çalıştığım en önemlisi kendimi sevmekle ilgili olandı." dedim.

"Evet ondan bahsediyorum. Eğer bu geçen bir yıl içerisinde kendini yeterince sevmeyi başarabilseydin, o kitabın sayfalarını doldurabilirdin. Daha da ötesi keman çalmayı öğrenebilirdin, bir spor branşında madalya kazanabilirdin, şair olabilirdin,  zengin olabilirdin ve daha saymadığım bir çok şeyi yapabilirdin."

"Yok artık daha neler..." dedim ve devam ettim. “Yani insanın sadece kendisini sevmesi bütün bunların hepsini mümkün kılar öyle mi?”

"Evet daha saymadıklarımın hepsini yapabilirdin." diye tekrarladı ve devam etti. "İnsanın kendisine yaptığı en büyük eziyet, kendisinden uzak durmasıdır. Kendisini değersiz bulmasıdır. Kendisine karşı acımasız olmasıdır. Ama bunu bilmeden ve istemeden yaparız. Çünkü genel olarak küçüklükten başlayarak böyle olmamız öğretilmiştir bize. "

“Bu konuda size çok katılmıyorum. Çünkü ben kendisiyle barışık, tam anlamıyla kendisini seven bir insanım.” dedim.

“İspatla.” 

“Bunun ispatı olmaz ki. İnsan kendisini sevdiğini nasıl ispatlar. Kendimi seviyorum işte bak söylüyorum.” dedim alaycı bir tavırla.

Çok sinirlenmiştim. Yüksek sesle meydan okudum.

"Bence bunların hepsi saçma hatta palavra. Sevgi ve sahip olmak üzerine yüzlerce kitap okudum. Yok kendimi seversem gerçek mutluğu bulurmuşum, yok istediğim her şeye sahip olabilirmişim, yok kendimi bilirsem hayal ettiğim her şeye kavuşurmuşum, yok sadece istemem yeterliymiş filan falan. Bunların bir çoğunun hikaye olduğuna inanıyorum artık." dedim.

Asım Bey elini omzuma koyarak ilk kez bana adımla seslendi.

"Önder." 

Biraz duraksadıktan sonra  "Son zamanlarda bu tür olumsuz düşünceleri fazlaca düşündüğünü biliyoruz.” dedi ve devam etti “Eskilerin meşhur bir sözü vardır, 'Ellerimizi kaldırır tanrıya dua ederiz, tam tanrı cevap verecekken kalkıp gideriz.' Senin kalkıp gitmeni istemiyoruz."

Son söylediği söz kulağımda yankılanarak defalarca zihnimin içinde dolaştı. "..gitmeni istemiyoruz. ...gitmeni istemiyoruz. ...gitmeni istemiyoruz." 

Bu düşüncelerle boğuşurken ikisi de masadan kalkıp gitti.


Önder Güngör / 14 Ekim 2016


Tamamını oku
Tarih: Aralık 03, 2025 Yazar: Yorum: 0 yorum

Haydi kalk! Kalbine yürüyelim. (Kitap) İki İhtiyar -1

 I.         İki İhtiyar

Gözlerimi yoldan ayırarak hızlıca navigasyona baktım. Yaklaşık birkaç kilometre sonra benzin istasyonuna varacaktım. Üç saat hiç durmadan araba kullanmıştım. Yol daha önceki seyahatlerime göre oldukça sakindi ve böyle durumlarda dikkatimi daha zor topluyordum. Herhangi bir ihtiyacım olmamasına rağmen mola vermenin iyi olacağını düşündüm. Direksiyondaki kontrol düğmesine basarak müziğin sesini yükselttim. Ezginin Günlüğü çalıyordu. "Eksik bir şey mi var?"

"Öyle bir şey ki bu, kolay anlatamam
Atsan atılmaz, satsan satamam
Eksik bir şey mi var, anlayamam
Bak çayım sigaram, her şeyim tamam."

Ekim ayındaydık ve yazdan kalma sıcak bir hava vardı. Az önce radyodan hava sıcaklığının önümüzdeki bir hafta boyunca da mevsim normallerinin üzerinde olacağı söylendi. Böylesi güzel bir haberin ardından, bir de radyoda çalan bu şarkı keyfimi iyice arttırmıştı.

“Kalksam duraktan dolmuş gibi
Arka koltukta unutulmuş gibi
Terliklerimle, gelsem sana
Sonunda aşkı bulmuş gibi.”


Arabanın camını açtım. Yüzüme vuran rüzgarı derin bir nefesle içime çektim. Sinyal vererek benzin istasyonuna girdim. Uzun yolculuklarımda mola yerleri konusunda hep şanslı olmuşumdur. İlk bakışta burası da güzel bir yere benziyordu. Restoran yazan binanın önüne doğru sürdüm. Binanın hemen yan tarafında, salkım söğüt ve kavak ağaçlarının altında kamelyaların olduğu, yerin çimlerle kaplandığı küçük bir bahçenin önüne park ettim. Kapıyı açtım ama inmek için acele etmedim. Yan koltukta bulunan, yola çıkmadan önce yazıcıdan çıktısını aldığım nota baktım. Mezunlar toplantısının yazılı olduğu kağıtta, Selçuk' taki bir otelin fotoğrafları, adresi ve konaklama bilgileri vardı. İki gece bu otelde kalacaktım. Hiç kimseye haber vermemiştim. Tıp Fakültesi’ nden mezun olalı yirmi yıl olmuştu. Daha önce bu toplantılardan defalarca yapılmasına rağmen hiç birine katılmamıştım. Bu yılda katılmayı düşünmüyordum ama mail adresime gelen ısrarlı davetler aklımı çelmişti. Yıllarca bu tür toplantılara karşı olmama rağmen bu yıl bir şey beni dürtmüş “Haydi kalk git demişti” ve şimdi de yollardaydım. Toplantıda iki gün kaldıktan sonra arabayla bir Ege turu yapar, üç dört gün de böyle oyalanır, sonrada işimin başına geri dönerim diye kafamdan plan yapmıştım. Az önce duyduğum hava durumu haberinden sonra bu planımı uygulama konusunda daha da kararlıydım. Ama bana belli olmazdı, planlı işlere pek gelemezdim.

Nasıl bir alışkanlıksa, her zaman yaptığım gibi, arabayı görebileceğim bir masaya oturdum. Garson çocuğa parmağımla işaret yapıp, çay getirmesini istedim. Elimdeki notları masanın üstüne koyup uçmasınlar diye üstüne kül tablasını koydum.  Etrafa bakındım, sadece birkaç masada oturan insanlar vardı ve onlarda ellerinde gazete, çaylarını yudumluyorlardı. İki sandalye çekip birine kolumu yasladım, diğerine ise ayaklarımı uzattım.

Masanın hemen kenarındaki, neredeyse yere düşmekte olan gazeteyi aldım. Gazetenin seyahat eki olan sayfanın manşetinde “Kaz Dağlarında Yerleşilecek Köy” yazıyordu. Başlığın hemen altında daha küçük harflerle “Yeşilyurt Köyü doğanın içinde sizleri bekliyor. Şehir hayatından mı sıkıldınız? İşte size göre bir yer.” yazıyordu. Bu tür yazı yazan salaklar bir bitmedi gitti gazetelerden. Köye yerleşecek olsam sakin bir köye yerleşirdim. Turistik köye yerleşecek olsam şehirde kalırdım.

Arkamdan gelen ani sesle başımı kaldırdım. Aynı anda bir el omzuma dokunmuştu.

-“Biz de oturabilir miyiz?”

Şaşkınlıktan hiçbir şey diyemeden bakakaldım. Ne işleri vardı burada! En son bir yıl önce görmüştüm bu iki ihtiyarı. Asım Bey ve Reşat Bey. Uzun süredir onları görmeyince aklıma kötü şeyler bile gelmişti. Sıcak bir sarılmadan sonra yanıma oturdular. Tabii ki burada ne aradıklarını sormadım. Daha önceki karşılaşmalarımızdan tecrübeliydim. Onlara bu tür sorular soramazdım, çünkü tatmin edici bir cevap vermeyeceklerini biliyordum.

Asım Bey,

-“Hayırdır evlat nereye gidiyorsun böyle?” diye sordu.

-“Bir toplantı için Selçuk’ a gidiyorum. Ya siz?” diye sordum.

-“Biz de bir toplantı için gidiyor sayılırız.” dedi.

Hal hatır sorduktan sonra, Reşat Bey,

-“Kitabı ne yaptın?” diye sordu.

Bildiğim halde hile yaptım." Hangi kitabı?" diye sordum.

-"Sana geçen yıl verdiğimiz kitabı sorduğumu biliyorsun. Sayfalarını doldurabildin mi?" diye ısrarla sormaya devam etti Reşat Bey. Kitap dedikleri aslında boş bir defterdi, sadece dış kabı kitap şeklinde kaplanmıştı.

-"Hayır. Aslında çok uğraştım, birçok şey yazmayı denedim ama hepsi çocukça şeylerdi ve ben de vazgeçtim." diyerek konuşmalarına fırsat vermeden, “Hemen tuvalete girip geliyorum.” diyerek masadan kalktım.

İki ihtiyar arkamdan bakarken acelem varmış gibi hızlıca benzin istasyonun tuvaletine girdim.

Hangi kitaptan bahsettiklerini dün gibi hatırlıyordum. Tam bir yıl önceydi. O gün Asım Bey ve Reşat Bey'i Tunalı Hilmi Caddesi’ nde yürürken görmüştüm. Bugün olduğu gibi genelde hep aniden ortaya çıkarlar, benimle birçok konuda sohbet eder, öğüt verirler ve sonra yine aynı şekilde ortadan kaybolurlardı. Sanki faklı bir boyuttan gelip, yine o boyuta geri dönüyorlardı. Ama o gün ilk kez onlar benim karşıma çıkmadan ben onları görmüştüm. İkisi birlikte bir restorandan çıkmışlardı. Kuğulu Park yönüne doğru kaldırımdan yavaşça yürüyorlardı. Gizlice arkalarından takip etmiştim. Amacım aralarında neler konuştuklarını duymaktı. Acaba yalnız başlarınayken hangi konuları konuşuyorlar diye merak etmiştim. Neredeyse ortalarından geçecektim ama halen daha onları duyamıyordum. Dudakları oynuyor ama ağızlarından çıkan hiç bir sözcük duyulmuyordu. Asım Bey elinde küçük bir evrak çantası taşıyordu. Reşat Bey'de Asım Bey'in koluna girmiş ağır adımlarla yürüyorlardı. Kuğulu Parkın yanından ilerleyip, karşıya, Polonya Büyükelçiliğinin olduğu kaldırıma geçtiler. Oradan hızlı adımlarla Karum'un karşısından İran Caddesi boyunca yokuş yukarı tırmandılar. Seğmenler Parkı' na varır varmaz içeri girdiler. İki ihtiyar için sıkı bir yürüyüştü. Parkın içinde bulunan havuzun yanında ağaçların altındaki uzun oturaklara oturdular. Uzaktaki bir ağacın arkasında durup uzun bir süre onları izledim. Bir süre sonra Reşat Bey yerinden kalkıp, parkın üst kesimlerine doğru merdivenden çıkarak ağaçlık yol boyunca ilerleyerek, genç bir adam gibi dik ve zinde adımlarla gözden kayboldu. Ağacın altına dönüp baktığımda ise Asım Bey'de gitmişti. O sırada oturdukları yerdeki çanta dikkatimi çekti. Asım Bey' in elinde taşıdığı evrak çantasıydı bu. Hızlıca koşup, çantayı aldım. Etrafa bakındım ikisi de çoktan yok olmuş gitmişti. Çantanın üstüne kağıttan bir not iliştirilmişti. "Senin için bıraktık." yazıyordu. İçini açıp baktım, bir kitap vardı. Üstünde "Haydi kalk! Kalbine gidelim." yazıyordu. Kitabın sayfalarını çevirdim. Hepsi boştu. İkinci bir kez tüm sayfaları çevirdim. Sadece ilk sayfada el yazısıyla yazılmış bir yazı dışında başka hiç bir şey yazmıyordu. "Haydi yazmaya başla."




Önder Güngör / 13 Ekim 2016

Tamamını oku